Mersault kendisini iyi hissediyordu. Ama başlamakta olan günün uzunluğunu düşünüyordu. Böyle kendi varlığı karşısında yaşamakla, zaman uzaya bildiğince uzuyor ve günün her saati, ona içinde bir dünya barındırıyor gibi geliyordu.
Kendini her şeyden, kendi ateşinden bile bunca uzakta hissedip en iyi hazırlanılmış yaşamların temelinde saçmanın, bayağının bulunduğunu açık seçik biçimde hissedince, gözlerinin önünde bu odada, kuşku ve belirsizlikten doğan garip bir özgürlüğün utangaç, gizli yüzü yükseliyordu.
"Gidelim" diyorum Yasemen'e. "Hiç kimsenin yurdu yok burada."
Yasemen kibarca ekliyor, daha doğrusu düzeltiyor:
"Yurtlarından ayrı kalmamak için milletlerinden ayrılmışlar."
Hayattan, kendimden hiçbir şey istememekten gayrı isteğim olmadı. Sahip olmadığım kulübenin kapısında, hiç var olmamış güneşe karşı oturdum ve çoktan yorulmuş gerçekliğimin, gelecekteki yaşlılığın tadını çıkardım. (şimdi yaşlılığı bilmiyor olmanın verdiği zevkle). Varoluşun fakir kuralları, henüz ölmemiş olmaktan başka ne ister ve bir de hala umut...