"Gidelim" diyorum Yasemen'e. "Hiç kimsenin yurdu yok burada."
Yasemen kibarca ekliyor, daha doğrusu düzeltiyor:
"Yurtlarından ayrı kalmamak için milletlerinden ayrılmışlar."
Hayattan, kendimden hiçbir şey istememekten gayrı isteğim olmadı. Sahip olmadığım kulübenin kapısında, hiç var olmamış güneşe karşı oturdum ve çoktan yorulmuş gerçekliğimin, gelecekteki yaşlılığın tadını çıkardım. (şimdi yaşlılığı bilmiyor olmanın verdiği zevkle). Varoluşun fakir kuralları, henüz ölmemiş olmaktan başka ne ister ve bir de hala umut...
Buda ansızın her şeyin boş olduğunu anlayıp "Şimdi her şeyi biliyorum" diyerek esrikliğinden sıyrılmıştı, Septimus Severus ise;
"Omnia fui, nihil expedit" demişti: "Her şey idim; hiçbir şeye değmezmiş."
Nasıl isterse öyle olsun: Her şeyi kendi haline bırakıyorum. Ve kaderin emriyle, unutulmuş üç beş yemine sadık kalarak tesadüflerin tamamladığı ben, varlığımı tanrıya ya da belki de var olan tanrılara terk ediyorum