1760’larda Prusya Kralı II. Frederick ile Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’nın bir araya gelerek otoriteyi sorgulamadan ona itaat eden bir halk yaratmak amacıyla planladığı eğitim sistemi, Prusya’dan başlayarak zamanla tüm dünyaya yayılmış ve bugün hâlâ burada sıralanan detaylarla uygulanıyor. Çocuğun bir şey sormadan, hatta düşünmeden önce izin isteyerek kendisini bedenen ve ruhen frenlemeye alışması, bunun farkında olmasalar da otoritenin onayını almadan bir şey düşünemeyen ve hareket edemeyen nesiller yetiştirmek üzere okulun aileyle işbirliği yapması demek. Aile, çocuğu hâlihazırdaki dünyaya adapte olacağı şekilde sosyalleştirme amacını güder, çocuk ve toplum arasında köprü görevi görür. Ne var ki ailelerin de çoktan içselleştirdiği ve aslında kendisinin de mağduru olduğu hâkim sistem, kendi varlığını mümkün en az değişiklikle devam ettirmek için sinsice planlanmış istismarlar bütününden başka bir şey değildir. Okul, yerleşik düzenin kendi varlığını, bireyin varlığı yerine ikame ettirme sürecini çocuğa ailesinin rızasıyla işleyen sayısız fiziksel, zihinsel ve psikolojik istismar biçiminden sadece biri. Bu süreç sonunda hepimiz dev bir çarkın uzantısına dönüşüyor, bu dev çarkla birlikte hareket ediyor, çarktan ayrı, yani gerçek bir varoluşumuzun olmadığının ayırdına bile varamıyoruz.