Junji Ito'nun çizdiği şeyler çoğu zaman korkutucu olmaktan çok rahatsız edici geliyor bana ve bunu hissettirmeyi başarmasını olağanüstü buluyorum. Ölülerin Aşk Hastalığı da tam olarak böyleydi. Hikayenin merkezinde bir hayalet ya da canavar yok. İnsanların takıntıları, söylentilere inanması, aşkı saplantıya dönüştürmeleri ve suçluluk duygusunun esiri olmaları var.
Ryusuke, geçmişte yaptığı bir hatanın yükünü taşırken bir yandan da siyah giysili güzel çocuğun peşine düşüyor. Ancak okurken aklımda sürekli şu soru vardı, Ryusuke gerçekten güzel çocuğu bulmak mı istiyordu, yoksa yıllardır peşini bırakmayan suçluluk duygusundan kurtulmaya mı çalışıyordu?
Ana hikayenin yanında yer alan kısa öyküler de en az onun kadar etkileyiciydi. Malikane'de acının tamamen ortadan kalkmasının insanı nasıl değiştirebileceği sorgulanırken, Kaburga Kadını'nda kadınların bedenlerini güzellik standartlarına uydurmak için ne kadar ileri gidebildikleri anlatılıyor. Özellikle Kaburga Kadını, güzellik algısının ve toplumun dayattığı beklentilerin ne kadar ürkütücü sonuçlara ulaşabileceğini gösteren rahatsız edici bir öyküydü.
Manga bittiğinde aklımda kalan şey çizimler ile, insanların kendi arzularının, korkularının ve takıntılarının esiri oluşuydu. Belki de Junji Ito'nun asıl korkusu tam olarak burada yatıyor.