Rıhtımdan ayrılıyor son gemi
Ardında köpük köpük dalgalar bırakarak
Sana benziyorlar etrafinda uçuşuyor bulut beyazı martılar
Yalnızlığa bırakırken beni seni kucaklıyor kalabalıklar
Susalım sonsuza dek şimdi
Ağır bir aşk cinayeti sır ikimize
Kara kaplıya yazacak ilahi kalem
Aşk bitti iki suçlu var iki ayrı ifade
Ayrıldıktan sonra, geçmiş zaman âşıkları gibi seni kalbime gömdüm Muazzez. Altında yatır olan araziden farkı yok şimdi. Yeni bir aşk inşa edemiyoruz; tam başlayacak oluyoruz, senin yattığın yere denk geliyor, dozerler çalışmıyor, kepçeler kırılıyor, gelen korkup kaçıyor. Olmadı, çok denedim. Ruhumda bir şehir efsanesine dönüştün resmen. Utanmasam, arada bir görünüyor diyeceğim. Bütün kadınların arkasından beyaz elbisen ve ifadesiz gözlerinle sen çıkıyorsun sanki.
Orada değilsin biliyorum ama ne zaman bir kadına sarılacak olsam, orada, gittiğin kapının eşiğinde durup dik dik suratıma bakıyorsun. Tövbe deyip çekiyorum elimi kadının üzerinden. Tövbeyi duyan, tekmeyi basıp kaçıyor Muazzez.
eğer insan kendini sürekli yeniden icat edebiliyorsa, utanç ya da acı veren parçalarını kesip atabiliyorsa, bir başkasını gerçekten tanımak nasıl mümkün olabilirdi? İnsanlar yalnızca başkalarıyla temas edene kadar süren bir yanılsamayı mı sürdürüyorlardı? öyleyse insanlar nihayetinde bir yalanlar silsilesinden mi ibaretti?
bu doğruysa, o zaman hangi geçmişi yaşadığımız, hangi sevgiyi paylaştığınız ne fark ederdi? o merdiven artık yoktu; tahtalar yeniden dizilmişti ve tanıdığınızı sandığınız ruh baştan yaratılmış bir kurmacadan ibaretti. belki de bu yüzden, âşık olmaya başladığınız birinin gözlerinin içine bakmak, her uyanık ânınızı birlikte geçirmek, nefes alışını kendi nefesiniz kadar tanıdık bulmak ama yine de onu hiç tanımıyormuş gibi bakakalmak son derece mümkün, hatta yaygın bile sayılabilirdi.