Rengi solmuş her ceketin, yüzeyi çiziklerle dolu her tahtanın ardında bir hayat var, asil bir eylem, yaralı bir yürek, yitik bir aşk ve bir yolculuk var.
Aşk ve cinsellik ne evliliğin iddia ettiği gibi toplumsal/biyolojik bir üreme "aracı" ne de hayatın tek anlamı olan mutlak bir "erek" kılınmalıdır. Cinsellik, iki özgür bireyin birbirini benzersizliği içinde tanıdığı, dışsal kurumların (hukuk, din, gelenek) onayına ihtiyaç duymayan özerk ve bedelsiz bir hareket olduğunda gerçek değerine kavuşur. Evlilik ve zorunlu analık kalıpları cinselliği bir "görev" ve "angarya" haline getirerek onun bu özgürleştirici, oyunsu ve varoluşsal şiirini yok eder; geriye sadece hayvanca bir mekaniklik ve karşılıklı hınç kalır.
Okumak gibisi var mı?
İnsan kitap okumanın dışında her şeyden kolayca bıkabiliyor. Kendi evim olduğunda zengin bir kütüphaneye sahip olmazsam çok mutsuz olacağım doğrusu.
Kendisini terk etmiş olan Tanrı’yı geri kazanmak için tüm gücünü harcayarak dua ediyordu. Ama yararı yoktu: İnançsızlık, inançtan daha dayanıklıydı çünkü duygularla besleniyordu.
Aşk fedakarlık olmadan var olmaz. Bazen bu fedakarlıklar küçüktür, kahve yapmak için erken kalkmak gibi şeylerdir. Bazen de daha büyüktür ;ailene destek olmak için ikinci bir işte çalışmak, eşin dinlenebilsin diye yeni doğmuş bir bebekle bütün gece uyumamak ya da kar fırtınasından sonra arabasını küremek gibi karşımıza çıkar.