Anlaşılmak, sevilmekten çok daha anlamlıdır. Birisi sizi sevebilir ama yine de sizi tanımayabilir. Birisi sizi her gün seçebilir ama yine de sizin onlar için özenle inşa ettiğiniz bir versiyonunuzu seçiyor olabilir. Birisi adınızı sanki önemliymiş gibi söyleyebilir, gelebilir, kalabilir, söylediği her kelimeyi içtenlikle söyleyebilir ama yine de sizi resmeden gerçek kişiden ziyade bir portrenizi seviyor olabilir. Ve siz bu boşluğu hissedeceksiniz. Adını koyamasanız bile onu hissedeceksiniz. Sizi seven birinin karşısında oturacaksınız ve kelimelerle ifade edilemeyecek kadar özel bir yalnızlık hissedeceksiniz. Yalnız olmanın yalnızlığı değil. Bir topluluğun içinde görünmez olmanın yalnızlığı. Kucaklanırken bile, sanki her şeyi, düzenlenmemiş halinizi, gösteri nihayet sona erdiğinde saat 3'te var olan halinizi gösterseniz, karşınızdaki kişi ne yapacağını bilemeyecekmiş gibi hissetmek. Anlayışsız sevginin bize maliyeti işte budur. Ve biz bunun bedelini ödüyoruz. Yıllarca, bazılarımız. Sevildiğimiz ama tanınmadığımız ilişkilerde, arkadaşlıklarda ve aile dinamiklerinde kalıyoruz. Ve kendimize sevginin yeterli olduğunu söylüyoruz. Kendimize çok fazla şey istediğimizi söylüyoruz. Sevgiye minnettar olmayı ve altında yatan açlığı, önce kendimizi açıklamak zorunda kalmadan görülme açlığını, bilmeyi sergilemek zorunda kalmadan tanınma açlığını sessiz kalmayı öğreniyoruz. Birinin odasına girip kendimizden ne kadarını getirmenin güvenli olduğuna karar vermek zorunda kalmamayı öğreniyoruz. Anlayışın özelliği, pasif olmamasıdır. Aşkın bazen olduğu gibi, size kendiliğinden gelmez. Bu, birinin yaptığı bir seçimdir. Her seferinde, haklı olma, rahat olma, sizi olduğunuzdan daha basit gösterme ihtiyacını bir kenara bırakıp, aslında kim olduğunuzu, neden korktuğunuzu, bunun size neye mal
Substack
Sevgi dili 32..
— Bana neden bu kadar değer veriyorsun? Çünkü insanlar birbirlerini sadece sevdikleri için değil, kendilerini nasıl hissettirdikleri için de hayatlarında tutarlar. Senin yanında kendimi anlatmak zorunda kalmıyorum mesela. Her cümlemi açıklamaya çalışmıyorum. Her duygumu savunmuyorum. Bazı insanlar vardır; yanlarına gidince yorulursun. Bazıları vardır; yanlarından ayrılınca. Sen ikinci gruptansın. — Ama ben kusurluyum. Kim değil ki? Hem insanı özel yapan kusursuzluğu değil, kendine ait yaralarıdır biraz da. Bir gün yüzündeki gülümsemeyi, bir gün gözlerindeki hüznü, bir gün kimsenin görmediği yorgunluğu seviyorsun. Sevgi, bir insanın en güzel taraflarına hayran olmak değil sadece; en kırık yerlerini görünce de gitmemektir.
Duygular
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Günsüzlüğün Defterinden Satırlar... 99.Gün
Menfaat... Bu tek kelimelik dünya, cebinde unutulmuş paslı bir madeni para gibi soğuk, köşeli ve ağırdı... Dün gece, kütüphanemin o tozlu köşesinde, yıllar evvel okuduğum ve sonra unutup gittiğim bir deneme kitabının sararmış sayfalarına takıldı gözlerim. Yazar, insan ilişkilerini, hiç bitmeyen, görünmez bir pazar yerine benzetiyordu. Her gülümsemenin ardında bir beklenti, her el uzatmanın altında bir hesap, her tesellinin kıyısında bir tatmin arayışı... İnsanların o telaşlı, o her şeyi ince ince tartan ve biçen dünyasında, terazinin kefelerine koydukları o zavallı ağırlık. Birinin diğerine değme, dokunma ihtimalini bile bir hesaba, bir kazanca bağlayan o amansız düzenden söz ediyorum. Ne tuhaf, değil mi? Bahçesindeki güllerin kokusunu bile satılık bir metaya dönüştürmeye çalışan bu çağda, hesapsızca üşümek, hiçbir karşılık beklemeden bir sokak lambasının solgun ışığına sığınmak ne büyük bir lüks oysa... Zekamın beni her türlü kirden arındıracağını sandığım o gençlik yıllarımın safsatalarını bayat bir çay bardağında eritirken anladım ki, menfaat sadece maddi değildir. Ruhumuzun derinliklerinde yankılanan, "bana ne katacak?" sorusu, çoğu zaman bir fısıltı gibi başlar, sonra bir uğultuya, nihayetinde ise hayatımızın fon müziğine dönüşür. Bir dostluğun sıcaklığında, bir aşkın alevinde, hatta bir acının paylaşımında bile, o incecik, görünmez ipliklerin dans ettiğini görmek, insana kendi mağrur yalnızlığını daha derinden hissettirir. Herkesin kendi tiyatrosunda oynadığı bir rol var ve çoğu zaman, o rolün perdesi ardında, kendimize bile itiraf edemediğimiz bir menfaat gizleniyor. Karşıdakinin gülüşü, bize kendi varoluşumuzun ne kadar değerli olduğunu fısıldıyorsa, bu da bir tür menfaattir aslında... Sokaklarda yürürken gölgeme bakarım bazen, o bile bir şey beklemez, sadece
AŞKIN EN İYİ TANIMI Bir kitapta şöyle yazıyordu: "Aşk, seni vurabilecek bir silahı seni vurmayacağına inandığın birine tereddütsüz vermektir."
Derler ki pervane böceği ateşe öyle aşıktır ki, onu görür görmez büyülenip etrafında dönmeye başlar. Döndükçe yaklaşır, yaklaştıkça o ateşin güzelliğine kapılır ve kanatları yanar ama o, ölene dek kanatlarının yandığını bile fark etmez. Bazı çukurlara bilerek düşülür, bazı yollar ise sonu bilinse de bile isteye yürünür. Pervaneninki de o misal; bile bile, yana yana yürümektir onun kaderi. ​Tasavvufta aşığın maşuğa kavuşma arzusuyla kendini yok etmesiyle, yani fenafillah mertebesiyle bağdaştırılır bu durum. Aşkın bundan daha kudretli bir tanımı olmasa gerek..
Gece Ay Şahit - Yıldız Tilbe klasiği
Uzay Heparı 1994 yılında geçirdiği talihsiz motor kazası sonrası yoğun bakımdayken Yıldız Tilbe delirmiş gibiydi. Vefatının ardından "Gece Ay Şahit" şarkısının sözlerini yazıp Zafer Çebi'ye verdi. İyi ki de vermiş. Sevdiğinin ölümünün bu kadar sanatsal anlatılacağı başka bir şarkı azdır. "Ne büyük aşklar bitti, bir ömür geçti, ağladı gönül pes etmedi" derken, hepimizi o şarkının sözlerine resmen hapsetti. Acıyı bu kadar çıplak, bu kadar sanatsal ve gururlu anlatabilen çok az ozan var bu topraklarda. Sibel Sezal o dönem pop müziğin yükselen hırçın vokallerinin aksine, bu şarkıyı o kadar temiz ve hüzünlü bir teslimiyetle yorumladı ki, şarkı bir feryat olmak yerine zamansız bir vedaya dönüştü. Onun bu zarif dokunuşu olmasaydı, Yıldız Tilbe’nin o çok derin ve acı dolu kelimeleri belki de bu kadar kırılgan ve ölümsüz bir klasiğe dönüşemezdi. Bu şarkının sözleri sıradan bir şarkı metni değil; baştan sona bir ruhsal çıplaklık, bir teslimiyet ve dürüstlük manifestosu. Yıldız Tilbe’nin o dönem yaşadığı o hırçın, dizginlenemeyen acıyı kelimelerle nasıl evcilleştirdiğini ama aynı zamanda canının nasıl yandığını o kadar saf bir yerden anlatıyor ki etkilenmemek imkansız. Şarkının girişindeki tezatlık edebi açıdan muazzam bir denge kuruyor. "Yaşadım her yokluğu, açlığı kahrı / Gücümü savurmadım boşa" diyerek hayata karşı ne kadar mağrur, güçlü ve dayanıklı olduğunu ilan eden o karakter, hemen ardından gelen "Bir sana güçsüzlüğüm / Ah bu tuhaf tutarsızlık" itirafıyla tamamen savunmasız kalıyor. Dünyanın her kahrına göğüs gerebilen bir insanın, sadece bir tek kişi karşısında bütün gardını indirmesi sevdalanmanın ve arkasından gelen o büyük yasın en yalın tanımı olabilir. "Asi başımın belası sevdiğim" dizesi ise tam bir Yıldız Tilbe imzası. Mantığa sığdıramadığı, kontrol edemediği ama
Müzik