“ Hayatını mahvediyorsun ve üstelik aklın başında.
Aşk… üç kelimeden çok fazlası. Uğruna ne kitaplar basılmış, ne hikayeler anlatılmış, destanlar yazılmıştır. Herkesin tanımı farklıdır onunla ilgili, aşka olan düşüncesi de… tutkumu, bağlılıkmı, aptallık yada karnında kelebeklerin uçuşması mı, mecburiyet belki de, bir tür zehir. Hayat aşkla daha anlamlı daha bir güzel de olabilir, yada ruhunuzu paramparça edip sizi karanlıkta da bırakabilir. Eğer bir kalp bir kalbe denk geliyor ve ruhlarınız birleşiyorsa asıl mucize belki de odur.
Kahramanımız Orhan malesef kalbine ve ruhuna denk gelen bir aşka değil de, onu gün geçtikçe daha da bir batağa çeken bir aşka tutuluyor. Asla yanyana gelemeyeceği bir kadına, kendini unutacak kadar aşık olup, umutsuzca ve büyük bir tutkuyla bağlanıyor.
Defalarca gitmek istiyor ama ancak zamanı geldiğinde gidebiliyor.
Orhan Akademisyen. Katılmış olduğu konferans da hayatını değştirecek olan kadınla, Firdevs ile tanışıyor. O günden sonra delice bağlanıyor. Orhan Firdevs’e çok büyük bir tutkuyla bağlıyken, Firdevs başka bir adama, aynı ona hissedilen duygular gibi, hastalıklı bir şekilde bağlı. Firdevs ‘in başka bir adama olan aşkı onun sevgisini azaltmazken, başkasının hatıraları ve açtığı yaralar üzerine kendine hayat kurmaya çalışıyor.
İçine düştüğü bu bataklıktan çıkabilmek için kendine bir çıkış arayan Orhan en sonun da çözümü arkadaşının önerisiyle Saklıkuyu ya gitmekte buluyor.
Hayatında yeni bir başlangıç ve huzur ararken kendisini yeni tanıştığı insanlar ve onlarln hikayelerine ortak olurken bulup, bir taraftanda Saklıkuyu’nun gizemini merak ediyor. Sadece kendi yaraları olmadığını anlayan kahramanımız bir taraftan da içinde biriken geçmişe ve ailesine ait tramvaları ortaya dökülür.
Bir aşkın nasıl hastalıklı bir tutkuya