Bölüm 8 °•○
VI. Zamandan Şikâyet Zahir oldu eser-i sırr-ı riyây-ı bârî Zâhidin kalmadı germiyyet-i zühdü elân Yaratılmışların gösteriş sırrı ortaya çıktı; zahidin zühdündeki samimiyet ve sıcaklık artık kalmadı. ✨ Erbaîn içre dona kalır idi şeyh-i asr Şerer-i âteş-i hırs olmasa kalbinde nihân Bu çağın şeyhi, içinde gizli hırs ateşinin kıvılcımı olmasa kırk gün çilede donup kalırdı. ✨ Başını hırkasına çekti uyuştu kaldı Mar-ı sermâzede mânend eşrâr-ı zaman Zamanın kötü insanları, soğuktan uyuşmuş yılan gibi başını örtüsüne çekip kaldı. ✨ Hele himmette yarış rüzgârın da değil kârı Ki ol gâlibde ne ehle bu hep ehle eder i‘tâ Gayrette yarışmak rüzgârın işi değildir;
Edebiyat
Demir Zambak
Göğe bakan Aslıhan başı dik bir ateş zambağıyken, yere bakan Güntekin boynu eğik bir Martagon'du.
Reklam
"İNCİ" Benimle evlenmek ister miydi?
51. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Pazartesi günü, Mert yine gemiye dönecekti. Bu seferki rotası, epey uzaktı, ta Güney Amerika bölgesine gidecekti. O koca okyanusu aşmadan evvel, dün geceden sözleşmiştik. Deniz kokusunun is kokusuna karıştığı, telaşsız bir mangal keyfi yapacaktık. Gökyüzü de sanki bu vedayı güzelleştirmek ister gibi en parlak mavisini kuşanmıştı bu gün. Rotamız, İstanbul’un kalabalığından kaçıp sığındığımız, herkesin bilmediği çok güzel bir koya gittik. Yol uzadıkça içimizdeki heyecan da kıvrımlı yollar gibi bükülüyordu. Ama o ilk adımı atıp da ormanın yeşiliyle denizin uçsuz bucaksız maviliğinin kucaklaştığını gördüğümüzde, yorgunluk toz bulutu gibi dağılıp gitti. Doğanın güzelliği, henüz kurulmamış sofranın neşesini ruhumuza çoktan serpiştirmişti. Aslı’yla ben, peşimizden getirdiğimiz kamp masasını hazırlamaya koyulduk. Örtüler serildi, tabaklar dizildi... Diğer yanda ise Serkan ve Mert, en zorlu görevle boğuşuyordu: mangal ateşini yakmak. Cidden de "boğuşuyorlardı" çünkü kömüre bulanmış elleri bu işlere pek yatkın gibi durmuyordu. Kıkırdamadan edemedik. Aslı, elindeki zeytinyağlı tabağını masaya bırakıp seslendi: "Beyler, biz masayı hazırladık ama sanki... siz yapamayacaksınız gibi geldi bana?" "Hayatım, her şey tamamen kontrolümüz altında. Merak etme." Serkan’ın, Mert’e attığı "Galiba rezil oluyoruz" bakışı yüzümüzde güller açtırdı. Onlar ellerindeki yelpazelerle dumanların arasında kaybolurken, biz sanki tiyatro oyununun en eğlenceli sahnesini izler gibiydik. Aslı, dirseğini masaya dayayıp çenesini avucuna yasladı. "İnanılır gibi değil, sen git koca holdingin sahibi ol... Sonra kalk gel burada mangal ateşiyle cebelleş. Ah, aşk sen nelere kadirsin!" Ben de başımı sallayarak Mert’e baktım. "Seninkine ne demeli? Adam onca azgın
1000Kitap
Kavga, sakinleşme, ilkel-adam şeytanlar, haramın oğlu hikayesi...
Aile dediğin insanların anlamaması ya da yanlış anlıyor olması o kadar sinir bozucu ki. Normalde kavga eden ya da hakaret/ küfür eden birisi değilim. Hakaret nadiren olsa da küfür sıfır. Dayım bir ameliyata girip güzel sonuçlarla çıktı çok şükür. O yüzden nenemlere birkaç gündür hep gittik. 3.-4. günde diş kopma olayından ötürü biraz ateşli ve bir göz altım şişmiş uyandım. Gidip gitmeme konusunda kararsızdım, aynı zamanda oradaki ortamı öğrenmek için anneme yazmıştım. Misafirlerin olduğunu ve gittiklerinde haber vereceğini söyledi. O süreçte ben de karar verecektim. Ve yaşıt olan (d. kızı) kuzenimin de orada olduğunu, gelip görmemin iyi olacağını vs. söyledi ve ısrar etti. Ben nenem için ısrar etti sanarken o zamanki ruh halimi bilmesine rağmen yabancı gibi olduğumuz kuzenim için ısrar ettiğini öğrenince "Keşke önceliğin dışarısı yerine içerisi olsaydı." demiştim. Bugünde konu bir şekilde ikimize geldi "Aranızda bir şey olmadı, niye düşman gibisiniz, niye ona düşman gibi davranıyorsun, o senin kuzenin." demesiyle anında yükseldim. "Onun ne yaptığını bilmiyormuşsun gibi gelip aramızda bir şey olmadığını mı söylüyorsun, onu yok saymamı ve nötr davranmamı düşmancıl algılayıp beni suçlu, bağın değerini kıymetini bilmez ilan ediyorsun?! Sen ciddi misin?!" "Evet, kız her geldiğinde seni soruyor, senin umursadığın yok. Kızın babası ameliyata girdi yani ne var onun için gelsen seni görse?" "Kendisi iki yüzlü. Ve onun düşünmesi gerekenleri sen ondan daha çok düşünüyorsun! Aramızda olan ya da olmayan seni alakadar etmiyor ayrıca. Burada yüzüne bakıp merhaba diyor olmama ve kötü niyetli davranmayışıma saygı duyacağın yerde bir s.kinde olmadığım ve benim için hiç olan birisi için hasta halimle beni sırf onda memnuniyet sağlamak için çağırdın!" "İki yüzlüyse aferin ona. Senin
Hayata Dair
Ziyaret
Muhtemelen tezgahı açmaya gelirken yol kenarındaki bir inşaatın atıkları arasından alınmıştı bu teneke. Demir kulpu olduğuna göre boya tenekesi. Ateşten boyası silinmiş pası kalmış. Yaktıkları ateş hava alsın diye bıçakla aşağı taraflarını delik teşik etmişler. Soba kovasına benzesin diye de kocaman bir delik açmışlar en dibine. Sabahın dokuzu, hava hala karanlık. Kesiklerden ateşin şavkı yerde desenler çiziyor. İçinde yanan sunta üzerindeki vernikten olsa gerek keskin bir plastik kokusu ile kırıyor burnumun direğini. Diyarbakır'ın soğuğunu hiç bu kadar hissetmemiştim bedenimde, iliklerime kadar üşüyorum, yoksa bu keskin koku çekilecek gibi değil. Ateşi yakan seyyar satıcı, gür bıyıklarını aşağı doğru taramış genç bir abi arada sattığı karton bardakları çöpten çıkarıp ateşe atıyor. Çay ve simit dışında bir şey satmıyor. Ateşinden faydalanıyorum diye mahçup hissediyorum, gönlü hoş olsun diye kaçak sallama çay istiyorum, yanında ince bir simit. Hepi topu üç lira, emaneti de üç liraya alıyor. İçerde emanet dolapları yok. Görüşe girmeden telefonlar cüzdan kendi zayıf, bıyıkları gür abiye teslim edilecek, kaçarı yok. Başım öne eğik teneke de yanan ateşe bakıyorum. Görüş açımda teneke ve kimliğini unuttuğu için ilk görüşme grubu ile içeri giremeyen dayının kahverengi sivri burun ayakkabısı var. Öyle bir sohbet ediyor ki tanımadığı gür bıyıklı abi ile, ziyaret grubu ile içeri girememek bahanesi olmuş sanki. Görüş için içeri giren oğlunu beklemese de oturup sohbet edecek zaten, sohbeti öyle içten. Köy yerinde hep aynı insanlar görmekten sıkıldığı veya yeni insanlar tanımak onu da çok mutlu ettiği için susmuyor. Kitap okumayan, insan okuyor. Gür bıyıklı seyyar satıcıya köyünden bir şeyler anlatıp duruyor. Uçkur peşine düşmüş köy beyinin beş erkek çocuğunu kendiyle beraber
Bismillah...❤️ Aşkın Boyutları İnsan, doğduğu günden beri bir boşluğu doldurmaya çalışır. O boşluk ki ne ekmekle dolar, ne suyla diner, ne de zamanla kendiliğinden kapanır. Adını koyamadığımız, koyduğumuzda eksilttiğimiz o his: aşk. Onu tek bir çehreye sığdırmak, denizi bir kadehe doldurmaya benzer. Çünkü aşk, tek bir oda değil, birbirine açılan kapılarla dolu bir saraydır. Her kapının ardında başka bir iklim, başka bir ses, başka bir yara vardır. Birinci Boyut: Tenin Eşiği – Arzu ve Kavuşma Aşk evvela tende başlar. Bir bakışın omuzda bıraktığı sıcaklık, bir sesin kulak memesinde uyandırdığı titreşim, parmak uçlarının kazara değmesiyle başlayan o elektrik. Ten, aşkın en acemi ama en dürüst kapısıdır. Platon’un gölgeler mağarasında gördüğü ateş gibi, önce cismin suretine vurulur insan. Arzu, sabırsız bir çocuktur; şimdi ister, hemen ister. Sevdiğinin saç telinde bir ülke kurmak, nefesinin ritmine göre saatini ayarlamak ister. Fakat tenin eşiği geçilmeden aşka varılmaz. Çünkü beden, ruhun yazıldığı ilk kâğıttır. Kokusu, dokunuşu, sesi… Bunlar olmadan aşk, okunmamış bir mektuptur. Yine de ten tek başına aşk değildir. Ten doyar, arzu susar. Ve o zaman insan anlar ki, sarıldığı bedenin içinde başka bir memleket vardır. O memlekete pasaport sorulmaz, vize istenmez. Sadece geçmeye cesaret gerekir. İkinci Boyut: Ruhun Avlusu – Yakınlık ve Anlaşılmak İkinci kapı, ruhun avlusuna açılır. Orada kelimeler çıplak dolaşır. Maskeler duvarda asılıdır. İnsan, çocukken sakladığı korkularını, utandığı düşlerini, kimseye söylemediği dualarını orta yere serer. Aşk burada, “beni olduğum gibi gör” cümlesiyle başlar. Yakınlık, aynı kitabı ayrı şehirlerde okuyup aynı satırın altını çizmektir. Gece üçte gelen “uyamadım” mesajına “anlat” diye cevap vermektir. Birinin suskunluğunu, en
Reklam
Reklam