Ev sahibiyle kiracı arasındaki gerilim, belki de insanın mülkiyet duygusuyla konuk olmanın naif çelişkisi arasında sıkışıp kalmasından doğar.
Kim bir şeyin gerçek sahibi olabilir ki bu dünyada?
Ve kim gönül rahatlığıyla, hiçbir şeye sahip olma kaygısı taşımadan, bir şeyin misafiri olmayı başarabilir?
İşte bu çatışma, evin giriş kapısında başlar; merdiven boşluklarına düşer; oradan komşuların kulaklarına sızan binlerce hikâyenin gizli başlığı olur.
Bazen bu hikâyeler birer fıkra olur bazen tragedya. Bazen sadece paslı bir musluğun gece damlayan sesiyle yankılanır bazen de havaya uçmuş bir apartmanın enkazında…
Meşhur bir fıkradır anlatılır durur:
Kiracı şikâyetçidir: “Evde sıçanlar cirit atıyor,” der ev sahibine. Ancak ev sahibi gülüp geçer: “Sıçan falan yoktur o evde,” diye de kestirip atar. Ama kiracı ısrarcıdır, “Gel, kendi gözlerinle gör.” der.
Ve nihayet ev sahibi bu ısrara daha fazla direnemez, kiracının evine gelir. Kiracı peynir koyar ortaya; bir fare belirir, “Canım,” der ev sahibi, “Bir fareden ne çıkar?”
Kiracı ikinci peyniri koyar, bu kez iki fare daha gelir.
O sırada bir balık süzülür duvardaki rutubetli çatlağın içinden…
Gözleri fal taşı gibi açılan ev sahibi,“Bu da ne şimdi!” diye haykırır.
Kiracı tebessüm eder: “Hele şu sıçan sorununu çözelim, sonra rutubeti konuşuruz.”
Bu fıkra, apartman hayatının küçük bir evrenden farksız olduğunu fısıldar bize. Sadece mimari bir birliktelik değil, psikolojik, kültürel ve varoluşsal bir gerilimin de sahnesidir.
Sıçanlar yalnızca hayvan değil; bastırılmış şikâyetler, görmezden gelinen gerçekler, halının altına süpürülmüş çatışmalardır. Duvardan çıkan balık, gerçeklikle olan bağın absürt kopuşudur. Rutubet ise birlikte yaşamanın öğrenilememişliğidir: bir vicdan lekesi, sessizce yayılan bir küf