Ersin Tunç

Ersin Tunç
@av_ersintunc
diem perdidi
Avukat
Hukuk -Sosyal Hizmet Lisans
1994
780 okur puanı
Temmuz 2021 tarihinde katıldı
Yüz Üzerine
Puan vermedi·347 syf.·
2026 5. kitabı
David Le Breton’un bu antropolojik denemesi, yüzü sadece anatomik bir organ olmaktan çıkarıp insan varoluşunun en derin simgesi, toplumsal bir inşa ve kimlik alanı olarak ele alan etkileyici bir antropoloji çalışması. Kitap, Tanrı’nın yüzünden Musa’nın peçeli ışıldayan çehresinden, Hristiyan ikon geleneğine, Müslüman ve Yahudi betimleme yasağına değin yüzün tarihsel icadını işliyor. Daha önce Acının Antropoloji kitabını okumuştum, yine olabildiğince spesifik bir biçimde acıyı ele almıştı, bu kitap da yüzü her bakımdan değerlendirmiş; Le Breton, yüzü ötekinin aynası, bakışın ve etkileşimin merkezi, makyajın, peçenin, maskenin hem gizlediği hem açığa vurduğu bir yer olarak inceliyor; güzellik-çirkinlik ikilisini, çağrı gücünü ve değer hiyerarşisini sorguluyor. Le Breton, yüzü temsil ederken onu asla statik bir nesne yapmıyor; tam tersine, kültürel bir “icat” olarak, tarih boyunca hem bireysel hem kolektif anlamlarla dolu, sürekli başkalaşan bir sahne haline getiriyor. Değerini ise insanın en kırılgan gücü olarak yüceltiyor: Yüz, ötekiyle kurulan bağın, kimliğin, hatta kutsallığın ta kendisi. Fizyognomi gibi indirgeyici yaklaşımları sertçe eleştirirken onu bilimsel bir haritaya değil, incelik ve sezgiye emanet ediyor. Oldukça entelektüel biri olduğundan, Proust’tan Daumal’a, Rembrandt’tan Dreyer’e uzanan zengin alıntılarla, edebi bir deneme tadında akıyor kitap. Okurken yüzünüze dokunmak, aynaya bakmak, hatta bir yabancının gözlerine dalmak istiyorsunuz; bunu resim çizmeye yeni başladığımda çokça yaşadığımı hatırlıyorum. Bir yüzün çizgilerini ezbere bilecek kadar baktığınızda hayretlere düşebilir insan. Güzeli çirkin çirkini de güzel bulabilir, zira bakış yüze baktıkça açılır ve dönüşür. Velhasıl uzun uzun konuşulası bir antropolojik bir deneme. Yorucu da. Keyifli
Yüz ÜzerineDavid Le Breton · Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi · 201846 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Tanrıya, insana ve kendisine karşı bir Lautréamont
Puan vermedi·320 syf.·
2025 57. kitabı
Maldoror’un Şarkıları, edebiyat tarihinin en karanlık, en sarsıcı ve en “yerinden edici” metinlerinden biridir; bir tür estetik sabotaj manifestosu olarak da okunabilir. 19. yüzyılın ortasında, henüz sembolizm bile tam anlamıyla şekillenmemişken Lautréamont (asıl adıyla Isidore Ducasse), bu kitapla modernist ve avangard edebiyatın bütün damarlarına gizli bir mayın yerleştirmiştir. Breton’un onu “sürrealizmin gerçek atası” ilan etmesi, Artaud’nun onun karanlığında kendi acısını bulması, Bataille’ın kitabı bir yaratık gibi görmesi boşuna değildir: Maldoror, biçim ve estetik sınırların yıkıldığı bir eşiği temsil eder. Lautréamont’un yaşamı, kitabın kendisi kadar keskin ve sisli bir şeydir. 1846’da Montevideo’da doğmuş, genç yaşta Fransa’ya gelmiş, yirmi dört yaşında Paris’te, kimilerine göre veba salgını sırasında, kimilerine göre yalnızlıktan kavrulmuş halde ölmüştür. Kalın bir sis tabakası gibi ömrüne sinen belirsizlik, ona dair tüm yorumları kitabının grotesk hayaletleriyle iç içe geçirir. Sanki yaşamı, Maldoror’un sayfaları arasında “ek bilgi” olarak var olmuş, yoksa kendi biyografisini sakınarak edebiyata teslim etmiştir. Maldoror’un estetik biçimi, klasik romanın yapısal bütünlüğünü reddeden, şiirsel düzyazı ile kabusun ritmini bir araya getiren melez bir dildir. Bölümler, süreksiz bir bilinç akışı, rüya mantığı, halüsinatif imgeler ve şoke edici sahnelerle ilerler. Bu parçalı yapı, okuyucuyu metnin kurbanına dönüştürür: Ne bir olay örgüsü rahatlığı vardır, ne de karakter psikolojisi. Maldoror bir “karakter” olmaktan ziyade, kötülüğün, isyanın ve Tanrı’yı dahi aşağılayan bir kozmik başkaldırının sembolik bir odağıdır. Metnin biçimi, tıpkı içeriği gibi, tanrısız bir evreni yeniden kurmak ister. Güzellik ile çirkinlik arasındaki sınır tamamen erir; Lautréamont’un
Maldoror'un ŞarkılarıComte de Lautréamont · Kırmızı Yayınları · 2012677 okunma
Vahşetin Çağrısı
Puan vermedi·112 syf.·
2025 46. kitabı
Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı eseri, edebiyatta insan dışı bir karakterin –üstelik bir köpeğin– iç dünyasını ciddiyetle ele alan erken örneklerden biri olarak çığır açıcıdır. Dil ve üslubu yalın olsa da, doğa tasvirleriyle oldukça güçlüdür. Buck’ın, konforlu malikâne yaşamından koparılıp Yukon’un acımasız doğasında ilkel benliğiyle yüzleşmesi; bireyin içgüdüsel yönlerini bastıran uygarlık katmanlarının bir bir soyulmasını temsil eder. London burada hayatta kalma içgüdüsünü, güç ve zeka ilişkisini sosyal Darwinist bir bakışla işler. Ancak anlatının merkezine köpeği almış gibi görünse de, anlatım biçimi oldukça antroposantriktir: Buck’ın dünyaya bakışı, aslında insanın ona yüklediği anlamlardan ibarettir. Doğayı ve hayvanları yalnızca insanın ahlaki, kültürel ya da felsefi yansımalarıyla değerlendiren bu yaklaşım, yüzyıllardır hayvanların kendi dünyalarında var ettiği iletişimi, kültürü ve sezgileri görmezden gelir. Buck’ın "uyanışı", doğanın çağrısına değil, insanın kendi içindeki ilkel benliğe dönüş arzusuna tercüme edilir. Bu yönüyle Vahşetin Çağrısı, doğayı konu alırken bile insan merkezli ve hatta zaman zaman egosantrik bir bakış açısına saplanır.
Vahşetin ÇağrısıJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202443,2bin okunma
Lanetlenmiş mahluk
Puan vermedi·136 syf.·
2025 44. kitabı
Mark Twain, ölümünden sonra yayınlanan bu eserinde, insanlığa dair en sert ve alaycı eleştirilerini bir araya getirir. Tanrı'nın meleklerinden biri olan Satan'ın gözünden insanoğlunun çelişkilerini, saçmalıklarını ve "lanetlenmiş" doğasını anlatır. Twain'in karakteristik keskin zekâsı ve kara mizahı burada zirveye ulaşır: Din, ahlak ikiyüzlülüğü, savaş, cinsellik ve insanın kendini beğenmişliği, öfkeli bir üslupla yerin dibine batırır. Kitap, insanın "akılsız bir hayvan" olduğunu savunarak, uygarlık maskesinin altındaki ilkelliği teşhir eder. Mizahın ardında derin bir karamsarlık ve hayal kırıklığı taşıyan bu metin, Twain'in en radikal ve düşündürücü çalışmalarından biri galiba. Kedileri pek sevdiği, yıkanmayı sevmediği, egosantrik veya antroposantrik olmadığı, cahillere pek tahammülü olmadığı, sigarayı sevdiği, evlilikten nefret ettiği vd. pek çok karakter özelliğini taşıyor aforizmaları yazarın. "Tanrı insanı yarattı, çünkü maymunda hayal kırıklığına uğramıştı.", "İnsan tek dindar hayvandır" gibi pek çok aforizmalarıyla dini ve tanrı inancını eleştiriyor. İnsanın yaratılıştaki konumuna dair acımasız bir ironi yaptığını düşünüyorum ve de katılıyorum. "Dürüstlük en iyi politika değildir. İnsanlar bunu söylerken bile dürüst değildir." derken insanın ahlaki ikiyüzlülüğüne ve kendini kandırmasına bir darbe indiriveyor. Doğrusu her aforizması bir alıntı fakat bu mecrada uzun zamandır alıntı paylaşmıyorum, ki zaten hak edeni de yok bu uğraşın. Bu incelemeyi kimsenin okuduğunu da sanmıyorum ama en azından PDF okuduğum için kitapla geçirdiğim şu üç saatin ne hissettirdiğini kayıt altına alma ihtiyacımdan ötürü burayı dolduruyorum. Kısacası; Lanetlenmiş İnsan Irkı, rahatsız edici gerçekleri mizahla paketleyen bir aforizma ve eleştiri şöleni. Twain, insanın kibrini,
Lanetlenmiş İnsan Irkı İçin Bir RehberMark Twain · Maya Kitap · 2017282 okunma
Balzac’ın Bilinmeyen Şaheseri
Puan vermedi·107 syf.·
2025 43. kitabı
Honoré de Balzac’ın kısa ama yoğun eseri Bilinmeyen Şaheser, sanatın sınırları, yaratıcılığın doğası ve estetik takıntının insanı nasıl yutabileceği üzerine zamansız bir metindir. Ressam Frenhofer’in, "mükemmellik" arayışı uğruna bir tabloyu sonsuzca tamamlamaya çalışması, sadece sanatsal değil, varoluşsal bir trajediye dönüşür. Balzac, bir eserin tamamlanıp tamamlanamayacağı sorusunu ortaya atarken, sanatçının kendine yabancılaşmasını ve mutlak güzelliğin tanımsızlığını irdeler. Jacques Rivette’in 1991 yapımı filmi La Belle Noiseuse, bu temaları çağdaş bir bağlama taşıyarak Balzac’ın anlatısını sinemaya yeniden yazar. Film doğrudan Bilinmeyen Şaheserin birebir uyarlaması olmasa da, temel yapıyı ve ruhu korur: Usta bir ressamın (Frenhofer) uzun süredir terk ettiği bir tabloyu, genç bir modelle yeniden canlandırma süreci anlatılır. Tıpkı Balzac’ın Frenhofer’i gibi, Rivette’in karakteri de yaratımın kendisiyle boğuşur. Tablo, bir temsil olmaktan çıkar; yaratım sürecinin, hatta saplantının bedensel ve ruhsal bir izdüşümüne dönüşür. Rivette, Balzac’ın birkaç sayfada ima ettiklerini dört saatlik sessiz bir gerilimle açar. Filmdeki resim sahneleri neredeyse meditatif bir ritimle akar; bu süreçte modelin nesneleştirilmesi, mahremiyetin ihlali ve sanata feda edilen birey gibi temalar öne çıkar. Oysa Balzac, bu boyutlara yalnızca dokunur. Bu açıdan film, Balzac’ın metnini yalnızca uyarlamakla kalmaz, onu genişletir, sorgular ve dönüştürür. Sonuç olarak, Bilinmeyen Şaheser ve La Belle Noiseuse, sanatın doğasına dair iki farklı çağdan ama aynı varoluşsal sancıyla yazılmış eserlerdir. Balzac’ın metni bir kıvılcımken, Rivette’in filmi o kıvılcımın uzun ve yakıcı bir alev haline gelişidir.
Bilinmeyen ŞaheserHonore de Balzac · İletişim Yayınevi · 20134,483 okunma