Yıllar önce bir dostum "çok beğendiğini" söyleyerek okuduğu kitabı göstermişti. Benim de kitaplara az-buçuk merakım var. Mâlûm. Okumaya başladım. Tek diyebileceğim şu:
Hiçbir şey anlamadım. Abartmıyorum. Cidden hiçbir şey anlamadım. Çünkü metinde kullanılan "yeni Türkçe"ye (kurbağaca) hiçbir âşinâlığım yoktu. Oradaki "salt"lar, "ilgin"ler, "ivedi"ler, "içkin"ler kafamda hiçbir taşı yerinden oynatmıyordu. Fakat dostum "çok beğendiğini" söylemişti. Sözünde de samimiydi. O zaman Türkiye'de, cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte boy verip gelişen, "iki Türkiye" olduğunu anladım. Bir "biz" vardık. Bir "onlar" vardı. Bir "bizim kelime dağarcığımız" vardı. Bir de "onların kelime dağarcığı" vardı. Muhtemelen, ben de ona Risale-i Nur'dan bir bölümü okutmak istesem, aynı reaksiyonu alacaktım. Aynı dili konuşuyorduk. Lâkin aynı dilde yazmıyorduk.
Bu fark edişi yaşadıktan sonra hayatımdaki birkaç şeyi değiştirmeye karar verdim. Birincisi: Onların kitaplarını da okuyacaktım. Okumak zorundaydım. Zîra onlarla konuşmaya çalışıyordum. Hâlihazırda İslâmî kaynakları okuyanlar muhataplarım değillerdi. Onlar zaten berzahlığım gerekmeden bilgiye ulaşıyorlardı. Bana ihtiyaçları yoktu. Ben, eğer bir tebliğ dili yakalamayı amaçlıyorsam, ötekilerin diline alışacaktım. Alışmalıydım. Konuşacaktım. Konuşmalıydım. Onlarla hakikat arasında bir berzahlık oluşturmalıydım. Yapabildiğimce. Bundan kaçınamazdım. Çünkü bilgiyi taşırken kuş değil koyun olmayı bizzat mürşidim bana nasihat ediyordu. Bu nasihati görmezden gelemezdim. Koyun dediğin aynı zamanda yediğinin berzahıydı. Otu alıp süte çevirirdi. Kuş berzahlık yapmıyordu. Yediğini yediriyordu.
İkincisi: Yazım dilimi değiştirdim. En azından elverdiğince denedim. Zorladım. Bunu yaparken "Osmanlıca kelimeleri kullanmayı büsbütün bıraktım"