“Niçin istiyorum onun bilmesini? Bir çeşit avuntu… Benim onsuz acı çektiğimi bilsin. Onun bilmesi demek, bir gün onu yine bulabileceğim demektir. Onunla bu serüveni kaldığı yerden yeniden yaşamaya başlayacağım demektir. Onunla yaşadığım hiçbir an için pişmanlık duymadım. Çok acı çektiğim zamanlar bile; çünkü sonunda yine ona kavuşmak vardı, sevginin sürmesi, giderek büyümesi, daha anlamlı bir hale dönüşmesi vardı. Her gün daha tatlı, daha özsulu meyveler vermesi, daha renkli, daha göz alıcı çiçekler açması vardı…”
Donakalır uçurumun başında hiçbir şey hissetmeden durur, etrafındaki herşey karanlığa bürünür ne bir ümit, ne bir avuntu, ne de bir sezgi vardır! çünkü yaşadığını hissettiği an erkek onu terk etmiştir.
Duvarlar sürekli yer değiştirirken
o sırada matem tutanlar
bulamazlar hiçbir avuntu
ve bu muazzam mavi dünyamız
bir yapraklar evi gibi gelir göze
rüzgar esmeden hemen önce.
Dünyada insanoğlu ne kadar rahatlayabilirdi… Çünkü aslında kendimizi acılara gene kendimiz sürüyoruz. Akıl her zaman doğru çalışmıyor, çeşitli hırslar, isteklerde yanılmaları kolaylaştırıyor. En kötüsü kendi kendimizle çoğu zaman çelişmeli yaşadığımız halde başka bir insanla birlik kurmaya, duygularımızı birbiriyle hiç ayrıntısız eşleştirmeye çalışıyoruz. Aslında gerçekten rahatlamaz, avunur ademoğlu… Belki de avunmamız bile kendi sanımızdır. En iyi avuntu da dünyadan vazgeçtiğimize, hırsları zincirlediğimize kendimizi inandırmak… Yalan da olsa inandırmak…
Ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı. Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 'İş avutur,' derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu.