22/06/2026 Canik Samsun
Yusuf Kaplan Samsun'da Gençlerle Buluştu: "Özünü Kaybeden Özgürlüğünü Kaybeder" *Canik Gençlik Merkezi'nin düzenlediği "Çınar Altı Sohbetleri" programında konuşan yazar ve fikir adamı Yusuf Kaplan, Türkiye'nin eğitim sistemini, medeniyet krizini ve gençliğe düşen misyonu sert bir dille masaya yatırdı.* --- Samsun Canik Gençlik Merkezi Bahçesi, 22 Haziran Pazartesi günü saat 17.00'de Yusuf Kaplan'ın sesiyle doldu. T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığı'na bağlı Canik Gençlik Merkezi'nin "Çınar Altı Sohbetleri" başlığıyla düzenlediği etkinlikte konuşan Kaplan, gençlere dönük keskin tespitler ve yüksek beklentilerle dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. "Kolay elde edilen kolay elden gider" Konuşmasında eğitimden medeniyete, yapay zekadan siyasete uzanan geniş bir çerçeve çizen Kaplan, sözlerine Goethe'nin bir cümlesiyle başladı: *"En iyi köleler kendilerini özgür zanneden kişilerdir."* Bu alıntıyı, Türkiye'nin içinde bulunduğu zihinsel krizin özeti olarak sunan Kaplan, aydınlanma düşüncesinin aslında "tam bir karartma operasyonu" olduğunu savundu. Konuşmasında öz, göz ve söz arasında kurduğu bağlantı dikkat çekti: *"Özünüz ne kadar gürse o kadar özgürsünüzdür. Özünüzü kaybederseniz özgürlüğünüzü kaybedersiniz."* Eğitim sistemine sert eleştiri Kaplan, Türkiye'nin mevcut eğitim sistemini ağır biçimde eleştirdi. Fransa'daki eğitimin üçte birinin Katolik Kilisesi kontrolünde olduğunu hatırlatan Kaplan, Türkiye'nin tam aksine kendi değerlerinden kopuk bir eğitim sistemiyle yönetildiğini vurguladı. Bosna'yı örnek gösteren Kaplan, "Onların en iyi okulları medreseler. Onları biz kurduk, onlar korudu — biz koruyamadık" dedi. Bir sivil toplum kuruluşunun üniversite sınavlarında ilk beş bine giren on dokuz bin öğrenciye burs verdiğini aktaran Kaplan, bunu açıkça "devşirme" olarak
Alıntı
Selahattin ​Enis, Zaniyeler’de Şişli salonlarını ve Mütareke aristokrasisini masaya yatırmıştı. Erkek Kızlar’da ise projektörünü erken Cumhuriyet’in en kutsal kurumsal mekânlarından birine; modernleşmenin ve yeni kadının inşa dairesi olan "Mektep"e (Kız Okulu) çevirir. Resmi ideoloji ve anaakım edebiyat için kız okulları, cehaletin yıkıldığı, asri ve faziletli "cumhuriyet annelerinin" yetiştiği birer aydınlanma yuvasıdır. Enis ise bu sterilliği ilk satırdan itibaren yırtar. Koridordaki kızlar "ateş konulmuş bir su tenceresi gibi fıkırdayarak kaynamakta", çorap bağlarının arasından paralar çıkmakta, elektrik kesintileri gizli günahların emniyet supabı olmaktadır. Selma karakterinin sınıf arkadaşlarına (Zehra, Müberra, Hasibe) yönelik tahlili, Zaniyeler’deki aydın eleştirisinin okul sırasındaki provasıdır. Dışarıdan "zahide" (dindar/ahlaklı) ya da "en terbiyeli" görünen kızların cepleri aşık nameleriyle doludur; müdireye yaranmaya çalışan Hasibe ise güce tapan oportünist aydının erken dönem prototipidir. Enis, çürümenin mekândan bağımsız, sistemik bir salgın (frengi gibi) olduğunu ilan eder. Öykünün sonunda Selma, sevgilisi Müzehher’in çantasında kendi annesinin aşk mektubunu bulur. Anne, kızının kadın sevgilisine göz koymuş ve kızının evde olmadığı günleri kollayan bir "zaniye"ye dönüşmüştür. Bu tekinsiz ve ensestiyöz kırılma, Enis’in sadece Şişli salonlarına değil, taşranın veya geleneğin sığındığı o "kutsal aile" mitine de zerre kadar güvenmediğini gösterir. Anne figürü (geleneğin, ahlakın ve şefkatin koruyucusu), kızının gayri-tabii (Enis'in deyimiyle) ilişkisine ortak ve rakip olmuştur. Burada Enis’in anlatıcı sesi ahlakçı bir tonda kalsa da, kurgusal dehası ahlakçılığın ötesinde mutlak bir nihilizme varır. Sığınacak hiçbir temiz köşe, arkasına yaslanılacak hiçbir
Edebiyat
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
BU BEYNİ 20 YIL ÇALIŞMAKTAN ALIKOYMALIYIZ
Antonio Gramsci 1891 yılında, İtalya’nın Akdeniz’deki yoksul ve marjinal adası Sardunya’da dünyaya geldi. Bu coğrafi konum, onun teorik duruşunun ilk kodlarını taşıyordu. Sardunya, İtalyan modernleşmesinin geride bıraktığı, ötekileştirdiği, “Güney Sorunu”nun sembolü olan bir yerdi. Gramsci, yalnızca yoksul değil, aynı zamanda öteki olanın bilincini çocukluktan itibaren taşıdı. Bedensel çöküş, bu bilinçle içsel bir diyalog kurdu. Çocukluk çağında geçirdiği skolyoz, omurgasını eğdi, boyunu büktü, fiziksel varlığını bir acı coğrafyasına dönüştürdü. Ancak bu fiziksel kırılganlık, düşünsel bir dayanıklılığa dönüştü. Gramsci’nin teorisinde beden ve iktidar arasındaki ilişki de rastlantısal değildir: o, iktidarın sadece söylem değil, aynı zamanda somut, maddi, bedensel bir gerçeklik olduğunu bizatihi kendi deneyiminden biliyordu. 1911’de Torino Üniversitesi’nde eğitim almaya başladığında, Gramsci yalnızca teorik bir Marksizmle değil, canlı, nabız atışlarını hissettiği bir sınıf hareketiyle karşılaştı. Torino, İtalya’nın sanayi kalbiydi; Fiat fabrikaları, işçi konseyleri, grevler, ayaklanmalar… Gramsci burada, teori ile pratik arasındaki aralığın nasıl kapatılabileceğini gördü. 1919-1920 Biennio Rosso (kızıl iki yıl) döneminde, fabrika işgalleri ve konsey hareketleri sırasında aktif rol aldı. L’Ordine Nuovo (Yeni Düzen) dergisini kurdu. Bu dönemdeki yazıları, teorik bir soyutlama değil, aksiyonun içinden yükselen düşüncenin kristalleşmesiydi. Lenin’in Sovyet deneyiminden etkilenmişti, ancak İtalya’nın özgün koşullarını analiz etme ihtiyacını da hissediyordu: Batı’da devrim, Rusya’dakinden farklı bir yol izlemek zorundaydı. Hapishane: Düşüncenin Çilesi ve Zaferi Ve her zorba iktidarda her aydının yaşadığı kaderi o da yaşayacaktı. 1926’da Mussolini’nin faşist rejimi,
Tarih-Araştırma
Bir ölçü olarak diploma
18. yüzyıldan itibaren Batı’da Aydınlanma düşüncesi, insan aklını mutlak bir otorite olarak yüceltti. Kültür, gelenek ve din, toplumsal hayattan birer birer çekilirken eğitim de bu sekülerleşmenin en açık biçimde hissedildiği alan oldu. Artık hayatın merkezinde ilahi bir ölçü değil, insan aklının sınırları bulunuyordu. Bu dönüşüm, eğitim anlayışına da yansıdı: teori ile eylem arasındaki bağ koptu. Eğitimciler yüksek idealler ortaya koydu, ancak bu idealler gündelik hayata taşınamadı. Böylece Batı’da “söylenen başka ama yaşanan başka” bir eğitim felsefesi ortaya çıktı. Bu kopuşun en tipik örneklerinden biri Jean-Jacques Rousseau’dur. “İnsan özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur.” diyen Rousseau, Emile adlı eserinde doğal eğitimin önemini savundu. Ona göre çocuk, yapay toplumsal kalıplardan uzak, doğanın saf sesiyle yetiştirilmeliydi. Anne, çocuğun ilk öğretmeni; doğa ise en büyük hocasıydı. Ne var ki Rousseau, bu idealleri kaleme aldığı yıllarda kendi beş çocuğunu doğar doğmaz yetimhaneye bırakmıştı. Özgürlüğün ve doğal eğitimin ateşli savunucusu, kendi evlatlarının sesine hiç kulak vermemişti. Benzer bir çelişki, modern pedagojinin öncülerinden Maria Montessori’de de görülür. Montessori, “çocuğa saygı” ve “gelişim dönemlerine uygun eğitim” ilkelerini merkeze alarak, bireysel farklılıklara duyarlı bir sistem geliştirdi. Dünyanın dört bir yanında kabul gören Montessori okulları, sevgi pedagojisinin en somut örneği sayıldı. Ancak kendi hayatında, evlilik dışı doğan çocuğunu uzun yıllar gizledi ve ona annelik yapmadı. Sevginin öğretmeni olarak tanınan Montessori, öz evladını sevgiden mahrum bıraktı. John Locke, “tabula rasa” anlayışıyla çocuğun zihnini boş bir levha olarak görmüş, çevrenin ve eğitimin bu levhayı doldurduğunu ileri sürmüştü. Ona göre çocuk,
Modernleşme olgusu
Modernleşme Kuramı II. Dünya savaşı sonrasında Batıda yeni siyasi ve ekonomik gelişmelerin yarattığı ihtiyaçlara karşı olarak Batılı sosyal bilimcilerce ortaya atıldı. Kuram bu gelişme ve ihtiyaçlar çerçevesinde Batının kendi dışında kalan Batı dışı toplumlara bakışını yansıtmaktadır. Modernleşme bireysel bakımdan geleneksel kabul ve yaşama üslubunun terk edilip; bunların yerine daha yeni daha geniş kitleler tarafından benimsenmiş bir yaşama biçimini kabul etmek olarak anlaşılabilir. Toplumsal olarak ise belirli bir derece statikleşmiş yerleşik müesseselerin yerine yeni, görece daha kuvvetli kabul edilen müesseselerin oluşturulması olarak kabul edilir. Modernleşme özgül bir değişmeyi değil fakat birbiriyle iç içe geçmiş dönüşüm süreçlerinin bir yumağını ifade etmektedir. Modernleşme tek bir model olarak ortaya çıkmaktadır. Bu model Batı endüstri toplumlarının gelişme modelidir. Einstandt modernleşmeyi tarihsel olarak Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da geliştirilmiş olan toplumsal ekonomik ve siyasal sistemlere doğru bir gelişme sürece şeklinde tanımlamaktadır. Modernleşme tarihte ilk kez Batı toplumlarında vuku bulan biricik bir olay değil, ilk insan toplumlarından günümüze sürüp gelen ve bütün insanlık tarihini dolduran evrensel bir olaydır. Modernleşme günümüzde anlaşıldığı gibi batıyı körü körüne taklit değildir. Modernleşme; Kültürel değerlerin korunarak, teknolojik ve ilmi seviyenin yükseltilmesi, bilim adına yapılan yeniliklerin alınması, insanların yaşam düzeylerini artıracak, bilgi düzeylerini yükseltecek ve daha bir çok alanda topluma ve ülkeye yararlı olan yenilikler olarak belirtebiliriz. TANZİMATTAN CUMHURİYETE TÜRK MODERNLEŞMESİ Osmanlı devleti yarım asır dünya siyasetinde etkili bir rol oynamış, Batılı devletler tarafından devamlı örnek alınan,
Anarşizm
Semih Erdem Çankaya Gustav Landauer: Yaratarak Yıkmak “Ruhsuzluk” ve Devlet Özgürlük: Şimdi Burada Anarşizm sadece politik bir ideoloji değildir. Aynı zamanda bir felsefi yaklaşım, düşünme biçimi/yöntemi ve yaşam tarzı oluşuyla birlikte bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Anarşizm bizi baskılayan, aşağılayan, yok sayan, sömüren, katleden tüm mekanizmaları; kapitalist sistemi, devlet mekanizmasını, erkek egemenliği, homofobiyi, gerontokrasiyi, militarizmi kısacası tüm otoriteleri ortadan kaldırma ve yerine adil, özgür bir dünyayı oluşturma mücadelesidir. Ancak bugünün dışında, gelecekte gerçekleşecek bir ideal biçiminde düşünülemez. Adaletsizliklerin var olduğu kötülüğün dünyasından, özgürlüklerin her daim yaşandığı adil dünyaya geçiş; zor aygıtının yardımı olmaksızın gerçekleşecekse (ki ancak bu zor aygıtı olmadan gerçekleşebilir) bu geçişi sağlayacak olan yöntem bugünden yaşanan örgütlülükleri işaret etmektedir. Bugünden başlanacak ve küçüğünden büyüğüne, özel olandan genele ve bütünlüklü bir şekilde kurulacak her kolektivite anarşizmi gerçekleştirmeye başlamaktır. Biz anarşistler bunun farkında olarak bugünden özgür biçimde kurulan doğrudan politik örgütlenmelerle birlikte; bugünden özgür biçimde kurulan ve işleyen yaşamsal örgütlenmelerle sınırsız, sınıfsız dünyayı yaratmayı sürdürüyoruz. İşte bu düşüncenin de anarşist hareketin ortaya çıktığı, anarşizmin politik bir ideoloji olarak tariflendiği ilk zamandan bugüne değişik biçim ve boyutlarda pek çok anarşist tarafından altının çizildiğini ifade ediyoruz. Anarşizmin gerçekleşmesinde önemli gördüğümüz düşünceleri ve devraldığımız geleneğin içeriğini net bir biçimde ortaya koymayı önemseyen anarşist bir dergi olarak bu sayımızda da anarşizmin yaşamsal boyutunun altını çizen; postmodernistlerden çok önce
Alıntı