Biz çocukken kar yağdığında, dinsin de hemen dik aşağı bir yokuş bulalım, buz tutturalım diye beklerdik. Sonra herkes canla başla uğraşır, orda buzdan yol yapıp elimize ne geçirdiysek (demir tepsi, plastik leğen, kalın branda) o buzdan dikten kendimizi aşağı salardık ve bu heyecan bizim yüreğimizi ağzımıza getirirdi. O dikten kaymak bir şey değil, kaydıktan sonra çıkmak da sabırsız bir hal alırdı. Önünde bir sürü kişi, çıkman gereken sarp sayılabilecek bir dik ( çocuk olduğumuz için küçük ayaklarımız ve kocaman bir yol var önümüzde ) ama o heyecanı yaşamak için, tekrar tekrar o yola çıkardık. Hava güneş açınca da o buz tutmuş yolun eridiğini görmek yüreğimize tarifsiz bir acı bırakırdı. Bir daha kar yağsa da tekrar o heyecanı yaşasak diye, gözümüz yollarda beklerdik...
İşte Yaşar Kemal'in İnce Memed eserini bitirince, benim de gözüm yollarda kaldı. Yüreğime bir burukluk geldi oturdu. Şimdi büyümüş olduğum için belki de. Tekrar o yoldan aşağı kayamayacağımı bildiğim için. Aynı acı, İnce Memed 5 gelmeyecek ve Şahinimin yeni maceralarını göremeyeceğim için de geçerli. İlk kitabını okuduğumda duyduğum heyecan, aynı; plastik leğenimle o dik yoldan ilk kayışımdaki heyecan gibi. Tadı damağıma tarifsiz bir şekilde yapıştı. 2. ve 3. kitabı okurken yaşadıklarımsa yokuş aşağı indiğim diki çıkmaya, dikin başından kendimi tekrar aşağı salmaya hazırlanırken ki hevesim ve duygularıma denkti. Son kitaba geldiğimde ise o dikten son kez kendimi bırakıyordum. Bunun bilmek, bilmemekten daha zor geliyor insana. O sayfaların devamının gelmeyeceği ve bir daha böyle bir heyecanla gözlerini kırpmayacağın, yüreğinin çarpmayacağını bilmek... Ben bu seriyi bitirerek, çocukluğumun en güzel anlarını da anımsadım ve o heyecana en yakın duyguların tadını tekrar damağımda, yüreğimde hissettim.
Şöyle