İnternette dolaşan videoda bir penguen, grubun çizgisinden ayrılıp başka bir yöne gidiyor. İnsanların hemen bir anlam bulması normal. Çünkü anlam bulmak, çoğu zaman anlam taşımaktan daha kolay. Birkaç saniyelik görüntü, uzun zamandır konuşulan her şeyi tek hamlede çağırıyor. Yalnızlık, uyumsuzluk, özgürlük, vazgeçiş. Herkes kendi cümlesini penguenin sırtına yerleştirip gönderiyor.
Beni rahatsız eden, insanların duygulanması değil. Duygulanmanın bu kadar çabuk tamamlanması. Video bitiyor, vicdan çalışmış sayılıyor, içimizde kısa bir temizlik hissi oluyor. Sonra aynı el, aynı hızla başka bir şeye uzanıyor. Bugün penguen, yarın başka bir görüntü. Değişen konu değil, ritim. Duyarlılık burada bir bağ kurmuyor, bir iz bırakmıyor. Sadece kendini kanıtlıyor. Ben hâlâ hissediyorum demenin kolay yolu oluyor.
O penguenin gerçekten neden ayrıldığını bilmiyoruz. İşte tam bu “bilmiyoruz” hâli önemli. Belirsizlik, sabır ister. İnsan, belirsiz bir sahnenin karşısında iki şeyden birini yapar. Ya durur ve bilmediğini taşır. Acele etmez, ihtimalleri açık bırakır, kendini rahatlatmak için hemen bir hükme sığınmaz. Ya da belirsizliğe dayanamadığı için onu hızlıca kapatır. Bir hikâye seçer, bir anlam yapıştırır, “kesin budur” diyerek içindeki gerginliği indirir. İnternet çoğu zaman ikinci yolu sever. Çünkü belirsizliği taşımak düşünce ister, düşünce zaman ister, zaman da burada en az bulunan şeydir.
Belki bu bir seçim değil, bir şaşmadır. Belki hastalık, belki yorgunluk, belki basit bir yön kaybı. Ama internet, bu ihtimallerin ağırlığını sevmez. Onun sevdiği şey, tek cümlelik bir kaderdir. Belirsizliği kahramanlığa çevirir. Yalnızlığı romantikleştirir. Yanlış yönü “kendini seçmek” diye paketler. Böylece herkes kendini bir an için daha derin, daha ayrıksı, daha doğru hisseder.
Camus’nün