__Kendini ölümsüz zanneden Baki Sermet'in gözünden; dünyaya kazık çakan,kibirlenen, yiyen, şişen, çok konuşan,hiç bilen, tenekeden ibaretlere esprili bir bakış açısı...
İroniden anlamayan, mizahta bile taraf algısı yapanların idrak edemeyeceği bir kısa roman. 'Şuurlu' okumalar efendim.
Not: Senaryo tadında... Başrolde Ahmet Kural ya da Özgürcan Çevik'li güzel bi film çıkar genişletilirse, Gani bey yapar :)))
(Mini eleştiri: Kitabın daha ilk sayfalarında cümlelerde tekrara düşen kelimelere rastladım, bir sonrakı basımda bana ulasın düzenlemeyi ben yapayım. )
İzmir Kitap Fuarında, minik oğlum adına imzalı ilk kitaptır. Değerlidir.
__
Oscar 9 yaşinda, babasını 11 Eylül saldırılarında kaybeder.Sonrasında babasının odasında bir anahtar bulur ve anahtarın neyi açtığını merak eder.Ayrıca kitapta Oscar'ın dedesinin ,babaannesinin ve babasının da hikayesine değiniliyor ki bu hikayeler de oldukça sarsıcı babaannesiyle aralarındaki bağ ve sevgi ise beni inanılmaz etkiledi
Bu kitap, babasını kaybeden küçük bir çocuğun yaşadığı derin üzüntüyü ve bu kaybın ardından hissettiği boşluğu çok içten bir dille anlatıyor. Hikayede Oscar’ın New York sokaklarında gizemli bir anahtarın peşinden gitmesi, aslında babasına olan özlemini dindirme ve içindeki yalnızlığı doldurma çabasını simgeliyor. Öyle etkilendim ki bu kitaptan ,bana bir kalbim olduğunu hatırlattı.
#reklamdeğildir
GÜN İZLERİ
Kalbimin camı incecik çiziliyor. Gözlerim kalbimin sızısını almak için bir an kapanıyor. İ
Sayfa 24 Yine Bekleriz.
Sevgili yazarımız OĞUZ DİNÇ kaleminden içinizi ısıtacak bir öykü kitabı ile geldim. 31 adet mini öykülerin olduğu kitabımız,benim yüreğimi dinlendirdi ve şöle bir düşündüm kısa ama ne kadar anlamlı.. Ne kadar bizden ne kadar günlük hayatımızdan ne kadar doğal,gerçekçi
Her öykünün sonunda yazılan yılını not etmiş yazarımız.. Bu da ayrı bir güzellik benim için
Tosunum,Kalite Bilinci, Şişman, Asker, Olta, Hoşçakal adlı öyküler en sevdiklerim arasındalar..
OLTA
Baba, küçük oğluna oltayı gösteriyor. Çocuk dört-beş yaşlarında, meraklı meraklı dinliyor.
'' Ucundaki var ya.. Gri.. O kurşun.. Ağırlık yapsın diye. Öbürü de, yerdeki var ya.. Bak bak ayağının ucunda.. O yem.. ''
Baba, ye kancaya takıyor.
''.. balık bunu yutunca kanca boğazına batıyor.. ''
'' Taa sonuna kadar mı batıyoooo? diyor çocuk.
'' Eveeeet, '' diyor baba, sesine çocukça bir ezgi veriyor, '' taaa sonuna kadar.. Balık yakalanıyor.. ''
Çocukçağız dehşete düşüyor.,yüzü maskesiz, saf bir acıyla buruşuyor.Balığın boğazına kadar kanca batırmak..
Kim bilir canı nasıl yanıyordur. Oltaya, gri kurşuna, giyotine bakarmış gibi bakıyor.
'' Babaaa, '' diyor, çocuk aksanıyla, '' Evde daha küçük olta var mııııı? ''
Çocuk kalbini sevdiğim..Keşke herkes çocuk kalbi kadar masum kalabilse.. Oğuz Dinç
Evet, başlık bu çünkü Kaspar"ı okurken ilk sahnelerde ortada bir çocuk-bebek gördüm. Sağa sola çarptı, yürüyemedi, nesneleri anlayamadı, cümle kuramadı... Sonra yavaş yavaş büyükler-koro konuşmaya başladı. Bak şöyle yaparsan böyle olur, bu bu demek ve buna dokunulmaz, buna dokunulan sevilmez, herkes ne istiyorsa sen de onu istersin, "Her yeni pabuç başlangıçta vurur", "Her nesneden yeni bir şey öğrenirsin" gibi bir sürü cümlelerle konuşmaya başladılar. Oyunun geldiği son nokta beni çok garip hissettirdi. Çünkü o ilk Kasparla son Kaspar arasında öyle bir fark vardı ki... Ve baştaki Kaspar çocukluğuma benziyorken bu Kaspar bendim, karşı karşıyaydık.
Hepimizin çocukken kendi kendine sorduğu sorular vardır. İşte "kaleme neden kalem diyoruz".
Hatta şöyle:
+ Bu şey ne baba?
- O şey ütü yavrum.
+ Ütü ne ki?
- Ütü... Ütü kıyafetleri ütülememize - ah(!) KIRIŞIKLIKLARINI gidermemize yarayan alet.
+ Yaa peki babaannemin yüzüne tutsak ütüyü gençleşir mi babaaa?
- Yok kızım ütü çok sıcak bir şeydir, babaannenin yüzü yanar.
+ Haa o zaman ütü, kıyafet düzelten kaloriferdir.
Bu sonuca çıkışımız yani sonda çocuğun da "-dırlı, -dirli" bir cümle kurabilmesi olayı-işte kitaptaki geçişte tıpkı böyle. Bir çocuk yavaş yavaş dil ile beraber büyüyor.
Kitabın sonunda şu soruları sordum kendime:
Dil bize ne yapıyor? Dil mi bize hizmet ediyor biz mi dile köleyiz? Dil, özgürlük aracımız mı yoksa özgürlüğümüze olan en büyük kısıtlamayı dil mi ortaya çıkarıyor?
Bu soruların sizdeki cevabını merak ediyorum, kaç farklı yanıt olacak acaba?
Dostoyevskinin tüm ana karakterleri yıkık oclar oldugu icin feci sariyo babaaa otur aç tekle yıkık adama üzül tekrarla iste benim mentality gaming lessgoo
Beyaz GecelerFyodor Dostoyevski · Panama Yayıncılık · 2018102bin okunma
Arkadaşıma Veda kitabında Zülfü Livaneli Atatürk’ün yardımcısı Salih Bozok’un dilinden Mustafa Kemal’in hayat hikâyesini anlatıyor. Selanik’te tanışmalarından Atatürk’ün ölümüne kadar olan sürede Atatürk’ün yanında olan ve mükemmel tecrübelere tanıklık eden Salih Bozok’un gözünden yaşadıkları aktarılıyor.
Kitaba 10 Kasım 1938 tarihi ile giriş yapılıyor. O tarihte Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün yardımcısı Salih BOZOK’un yaşadıkları anlatılıyor. Hayatının çok büyük kısmını Atatürk ile beraber geçiren Salih BOZOK’un, Atatürk’ün sağlık durumunun kötüye gitmesi, umutların tükenmesi üzerine hayatına son vermek istemesi ve oğlu Muzaffer’e veda etmek için yazdığı mektup kitabı oluşturuyor.
Mektubunda, neden hayatına son vermek istediğine mantıklı bir açıklama yapabilmek için 6 yaşındayken Atatürk’le tanışmasından o güne kadar yaşadıklarını, Atatürk ile ne kadar yakın olduklarını, O öldükten sonra kendisinin de yaşayamayacağını anlatıyor.
Mektubunu sonlandırırken, “O ne yaparsa yapsın, ben hep yanında oldum, hep onu izledim. Şimdi de izlemeliyim çünkü başka bir yaşam şekli bilmiyorum. Belki şimdi verdiğim zor kararın nedenini daha iyi anlıyorsundur, belki de beni anlaman için biraz daha büyümelisin.” der ve mektubunu bitirir. Atatürk ile nasıl kan kardeşi olduklarını hatırlar. O zaman, “Artık bizi ölüm bile ayıramaz” demişlerdir. Atatürk’ün ölüme yaklaştığı o anlarda, Salih BOZOK ta ölüme yürüyecekti ki dışarıdan bir koşuşturma ve haykırış sesi duyuldu. Bu oğlunun sesiydi, gelecek güzel günlerin sesi.
“Babaaa! Babaaaa! Dur, yapmaaa!”