Okurken ilk hissettiğim şey, inanılmaz bir sıcaklık ve hüzün karışımı oldu. Kitap aslında bir roman değil; Can Dündar’ın oğluna (ve dolaylı olarak bütün çocuklara, bütün babalara) yazdığı; köşe yazılarından derlenmiş gibi duran ama çok akıcı bir bütünlük taşıyan anı-parça-deneme karışımı bir eser. Kırmızı Bisiklet, kırmızı bisiklet metaforu üzerinden babalık serüvenini anlatıyor: Kendi babasıyla olan mesafeli ama derin bağını, oğlunun ilk “babba” deyişini, bisiklet üzerindeki o ilk ürkek pedalları ve sonra yavaş yavaş gelen bağımsızlaşmayı…
En çok etkilendiğim yerler, yazarın kendi babasıyla ilişkisini anlatırken kullandığı o çıplak dürüstlük oldu. “Babamın oğlu” olmaktan “oğlumun babası” olmaya geçişi öyle içten, öyle yalın anlatıyor ki okurken istemeden kendi çocukluğuma, babamla geçirdiğim (ya da geçiremediğim) anlara gittim.
Bir yandan gülümsüyorsunuz. Kırmızı bisikletiyle uçmaya çalışan o küçük çocuk, dengesini kaybedince babasının gizlice tutması… Çok tatlı sahneler. Ama aynı anda göğsünüzde hafif bir sızı hissediyorsunuz. Çünkü zaman geçiyor; çocuklar büyüyor, babalar yaşlanıyor ve o kırmızı bisiklet bir gün gerçekten “uçuyor”. Yani baba elini çekiyor.
Duygusal olarak beni en çok saran şey şu oldu: Kitabı okurken kendimi aynı anda hem çocuk hem baba gibi hissettim. Henüz baba olmayan biri için bile “Bir gün ben de böyle hissedecek miyim?” sorusunu düşündürüyor. Baba olanlar içinse adeta terapi gibi; “Evet, ben de yanlış yaptım. Evet, ben de korktum. Evet, ben de gurur duydum.” dedirtiyor.
Can Dündar’ın kalemi zaten çok akıcı; gazetecilikten gelen o netlik hissediliyor ama bu kitapta bambaşka bir yumuşaklık da var. Cümleler kısa kısa vuruyor ve her seferinde duyguyu tam kalbine bırakıyor.
Eksik gördüğüm bir şey var mı? Belki bazı bölümlerde tekrar hissi oluşuyor;