Amok Koşucusu – Stefan Zweig (Spoiler İçerir!) Amok Koşucusu
Kitabın ilk sayfaları gerçekten sıkıcı bir betimleme karmaşası gibi geliyor. İlk on sayfayı okurken bırakmamak için gerçekten direndim. Ancak sonradan fark ettim ki, yazarın Satranç kitabında olduğu gibi hikâye yine gemide karşılaşılan yabancı bir ikinci şahsın anılarından ilerliyor. Yazar o yıllarda çok deniz yolculuğu yapmış olsa gerek.
Amok bir çeşit psikolojik hastalık ve hikâyemizdeki doktor da içine kapanık geçirdiği gurbet hayatında bunalıma girmişken, üst sınıftan beyaz bir kadın görünce bu hastalığın belirtileriyle kadının peşinden sürükleniyor. Olay örgüsü bana gerçeklikle çok bağdaşmıyor hissi uyandırdı. Hayatında ilk kez karşılaştığı bir kadına, aralarında doktor–hasta ilişkisi dışında hiçbir bağ olmayan birine karşı doktor neden böyle bir saplantı içine düşsün ki? Aşık olduğu da pek söylenemez. Birkaç yerde aksini söylese de, delirmiş olması dışında bu duruma çok fazla bir açıklama getirilmiyor.
Anlatılan hikâyedeki en önemsiz ve duygu yönüyle en zayıf karakter belki de doktordur. Biz hikâyeyi onun ağzından dinliyor olmasaydık, onu işgüzarlık ve ahlaksızlıkla suçluyor olurduk diye düşünüyorum. Kadın, genç subay olan sevgilisi, kadının kocası, hatta kadının hizmetkârının bile daha dolu hikâyeleri vardır eminim.
Kitabın sonu ise çok iyi bağlanmıştı ve doktorun hikâyede bir yer edinmesini sağlayan asıl unsur da sondaki olaydı. Tarzı oldukça benzer olsa da Satranç, bana çok daha etkileyici ve gerçekçi gelen bir hikâye olmuştu. Zweig tarzını yansıtan, çerezlik bir öykü diyebiliriz.
Kızıl Veba – Jack London (Spoiler içerir!) Kızıl Veba
Öncelikle belirtmeliyim ki yazarın 1912 yılında yayımladığı bir kitapta 2013 yılında patlak veren bir salgını hayal etmesi ve salgından 60 yıl sonraki vahşi dünyayı kurgulaması büyük bir cesaret. Ki bildiği tek hava taşıtının zeplin olması, 2013 yılından bile bahsederken yalnızca zeplinlerden söz etmesine neden oluyordu. Buhardan bahsediyordu çocuklara; çünkü 1900’lü yılların gücü buhardı. 2000’li yıllarda bu işin farklılaşacağını öngörememiş belli ki.
Kablosuz iletişim araçlarından da bahsediyordu; bu güzel bir öngörüydü ancak buradaki esin kaynağı büyük ihtimalle radyoydu. Aslında 100 yıl sonra bile eserinin okunacağını da hayal etmemiş ve bu konular üzerine hiç düşünmemiş olabilir.
Genel olarak çok dikkat çekici bir konuda, akıcı bir anlatımla bir kumar oynamış yazar. Eser gayet ilgi çekici; fakat hayal gücünün yetersiz kaldığı yerleri açıkça fark edebiliyorsunuz. Alt metinlerde, insanlığın sıfırdan var oluşlarında bile savaşın, yönetimin ve dini inanışların filizlendiğinden bahsediyor. Ve her ne olursa olsun, insanlığın benzer medeni ve evrimsel süreçlerden geçeceğini vurguluyor.
Aslında aşırı derecede hayal gücüyle genişletilebilecek bir konuda, yaklaşık 60 sayfalık kısa bir öykü yazılmış; bu bana oldukça az geldi. Ayrıca 60 yıl içinde insanlığın kendi kimliğini yitirmesi, o günün dünyasında belki mümkündü; ancak bugünün dünyasında bence değil.