Herbert George Wells – Zaman Makinesi (Spoiler içerir!) Zaman Makinesi
Betimleme, betimleme, betimleme… Gerçekten kitabı okurken çok zorlandım. Olayı özetlemem gerekirse: Zaman makinesini bulan bir bilim insanının zamanda yolculuk edip döndükten sonra çevresindekilere başından geçenleri anlatması ve sonunda da bunu kanıtlamak için tekrar makineyi kullanıp geri dönmemesi konu ediliyor. Hikâyesinde 802.701 yılına gittiğinden bahsediyor ve makinesini ondan gizleyen varlıklarla mücadelesini anlatıyor.
Ayrıca gelecekte, bence kitabın en vurucu kısmı olan bir yanılgıyla karşılaşıyor. Binlerce yıl sonra insanlığın özellikle teknolojik olarak ileri gideceğini umsa da aksine, insanlığın yok olduğunu, dönüştüğünü ve ilkel hâle geldiğini görüyor. Bunun yanında, kitabın başlarında karşılaştığı sevimli topluluktan bahsederken bir çeşit cinsiyetsizleşme algısı oluşturuyor; kadın ve erkeğin toplumdaki rollerinin zamanla eşitlendiği ve bu ayrımın yitirildiği hakkında çıkarımlarda bulunuyor.
Yazar bir çılgınlık yapıp yüz binlerce yıl sonrasını hayal etmeye çalışmış. Başta, maddenin dördüncü boyutu olan zaman kavramından yola çıkmış olması bende daha somut teoremlerle gerçeklik hissi uyandıracağı beklentisini oluşturmuştu; ancak okuyucuyu bunaltan uzun betimlemelerle dolu, hayal ürünü bir hikâye ortaya koymaktan öteye geçememiş.
Gulyabani – Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani
Hikâye oldukça akıcı ve kısa, başlıklı bölümlere ayrılmış. Bu da okuyucunun olayları kafasında net bir şekilde sıralayıp anlayabilmesine olanak tanıyor. Kitapta, o yılların İstanbul’unda kayıklarla karşıdan karşıya geçildiğinden bahsediliyor. Okumadan önce dönemin hayatına dair daha fazla ayrıntı bulacağımı umuyordum fakat umduğum kadarına rastlamadım.
Hanımların ve çocukların bir evde buluşması, Muhsine Hanım gibi görmüş geçirmiş kişilerin anlattığı hikâyelerin boza eşliğinde dinlenmesi, o dönemin önemli bir sosyal aktivitesiymiş gibi görünüyor. 1900’lü yılların başında bir hikâye olarak anlatılan Gulyabani, anlatıcı Muhsine Hanım’ın yaşı düşünüldüğünde 1800’lü yılların son çeyreğine isabet ediyor gibi duruyor.
Hikâye, bu yüzyıldan bakıldığında “Nasıl bu kadar saçma şeylere inanmışlar, evin içindeki kadınlar kendilerinden istifade edildiğini nasıl anlamamışlar?” sorusunu düşündürüyor. Ancak o yüzyılın bilgisizliği ve olayların elektriğin yaygın olarak kullanılmadığı bir dönemde, gece karanlığında gerçekleşmesi bu duruma iyi bir açıklama olabilir.
Bildiğimiz Gulyabani filmini izlemiş olmasaydım, bazı kısımlarda hayretler içinde kalabilirdim. Film ana hatlarıyla benzer olsa da çok daha mizahi bir üslupla ele alınmış ve oldukça farklı bir yapıya sahip. Kitap ise gerçekten çok başka bir tonda. Batıl inançların temelinde ne kadar iğrenç çıkarların yatabildiğini insana açıkça hatırlatıyor.
Eser manilerle ve söz oyunlarıyla dolu. Bunların o dönemin modasında önemli bir yer tuttuğu aşikâr. Ancak beni en çok etkileyen, çocukken benim de öğrendiğim ve hâlâ bazen tekrar ettiğim, kitabın sonundaki o dua oldu. Çocuklar arasında ağızdan ağıza yayılan, kimden çıktığını bilmediğim bu duaya burada rastlamak çok keyifliydi. Belki de