Ölüm kalana mı zor, yoksa gidene mi?
Gidenin ne yaşadığını bilmiyoruz. Hep kalan taraf olduk, belki de ondandır kalana zor gelmesi. Gidenin hikâyesi biter. Peki ya kalan ne yapsın? Hele giden bir de babansa…
12.02.2012.
Bundan tam on dört sene önce ölümü, babamın gitmesiyle tanıdım. Yedi yaşında bir kız çocuğu için “artık hiç gelmeyecek bir baba” gerçeği ne kadar ağırsa artık.. O yaşta ölümü tam anlamadım belki Ama yokluğunu hep hissettim.
Bir daha sesini duyamamak…
Akşam olunca “Ben geldim.” deyip o kapının hiç açılmaması…
Çocuk aklımla ölümü kavrayamadım ama eksikliği öğrendim. bir ismin neden artık yüksek sesle söylenmediğini öğrendim.
__En kötüsü, en ağırı o günden sonra hayatıma yeni bir sıfatın eklenmesi oldu. İstemediğim, seçmediğim, hazır olmadığım bir kelime: Yetim.
Hiç seçmedim ki ben bu sıfatı…
__
Süregelen bir inanç vardır; doğru mudur bilinmez:
Ölen kişinin eşyaları evde bırakılmaz. Gidenle birlikte evden çıkarılır, dağıtılır. Sanki eşyalar gidince acı da gidecekmiş gibi…
Bizimkiler de öyle yapmış. Babamdan geriye pek bir şey bırakmamışlar.
Bir yeşil ceket. Birkaçta gömlek.
Ve bir de askerde tuttuğu o defter.
Hani derler ya, “Çocuğu küçükmüş, dayanamamıştır babasına.”
Evet, dayanamıyorsun babana. Ama çocukken acının şekli bir başka oluyor. İnsan bir şekilde avunuyor. Hele bir de aileni yanındaysa, o acı dayanılmaz olmaktan çıkıyor. Eksik ama taşınabilir bir hâle geliyor , en azından bende böyle oldu.
Asıl zor olanı büyüyünce anlıyorsun.
Büyüyüp gerçeği bütün çıplaklığıyla görünce “ keşke” diyorsun.
Bir şey başarıyorum, keşke babam olsaydı.
Üniversiteyi kazanıyorum yine aynı cümle: Keşke babam olsaydı.
Ağladığımda, yorulduğumda, mutlu olduğumda hep aynı soru:
Babam olsaydı acaba nasıl olurdu? Farklı mı olurdu?
Büyüdükçe anılarda artıyor, evet ama