Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.
"Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?" diye sordum.
"Hayır" dedi, "senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil; çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması... İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir...
26 Aralık 1911
Gençliğinde çektiği acıları anlatırken babamı dinlemek korkunç. Kış için kalın giysileri olmadığı için yıllarca bacakları cılk yara içinde gezdiğini; genelde aç olduğunu, on yaşındayken yaz kış, gece gündüz demeden köy köy araba ittiğini kimse inkar etmiyor ama tüm bu gerçekler, benim bu tür şeyler yaşamadığıma dair sonraki gerçekler birleştiğinde bile, ondan daha mutlu olduğum, bacağındaki cılk yaraların onu benden daha üstün yaptığına dair en ufak bir fayda sağlamıyor; sürekli onun önceki yaşamını muhakeme edemediğimi ve aynı acıları çekmediğim için sonsuza dek minnettar olmam gerektiğini düşünürdü her zaman.
Şüphesiz, bilim ilerler, durdurulamaz; hatta ilerleyişi hızlanır, her zaman daha hızlı, daha hızlı, ama bunda övülecek ne var? Bu, her yıl yaşlandığı ve ölüme daha hızlı yaklaştığı için birini övmeye benziyor.