Wittgenstein bu eseri yazdığında 25 yaşındaydı. I. Dünya Savaşı yıllarında, cephede ölüm kalım mücadelesi verirken, küçük notlar alarak eserini ortaya çıkardı. Dünyanın mantığını anlayıp huzura kavuşma çabasındaydı.
Birçok filozof felsefeye yeni yapılar ekleyerek büyütmeyi hedeflemiştir. Wittgenstein ise bu eserinde felsefeyi kökten yıkmak için çabalamıştır. Ona göre binlerce yıllık felsefe tarihi, aslında "dilin yanlış kullanımından kaynaklanan devasa bir yanlış anlaşılmalar silsilesidir." Felsefi problemleri çözmek yerine, onları dildeki yerlerine bakarak "dağıtmayı" hedefler. Bu yıkım esnasında matematik, fizik gibi pozitif bilimleri de yanına alır.
Kitabı oluşturan düşünceleri biraz kurcalayalım.
Kitabın ilk önermeleri atomcu bir yapıdadır. Wittgenstein dünyayı bir nesneler yığını (masa, sandalye, atom) olarak değil, bu nesnelerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler ağı (olgular) olarak görür. Eğer dünya sadece olgulardan ibaretse, "anlam" nerede? Wittgenstein’a göre anlam, bu olguların mantıksal bir resmini çizebilmemizdedir. Resmedemediğimiz şey, dünyanın bir parçası değildir. Buradaki resmetmekse dil aracılığıyla gerçekleşir. Dilimiz dünyayı resmedebildiği ölçüde anlamlıdır.
Wittgenstein, dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır der. Biz dilin içindeyiz. Dilin dışına çıkıp dünyaya "dışarıdan" bakamayız. Bu yüzden dilin sınırlarını çizmek, aslında düşünülebilir olanın da sınırlarını çizmektir. Kısacası dil ile ifade edilemeyen yoktur. Özne, dünyanın içinde bir nesne değildir. Özne, görüş alanındaki göz gibi, dünyanın sınırıdır.
Wittgenstein’a göre dünyada olan her şey rastlantısaldır. Dünyada bir olgunun gerçekleşmesi, diğerinin gerçekleşeceğini garanti etmez. Örneğin, "Güneş yarın doğacak" bir hipotezdir, mantıksal bir zorunluluk değildir. Güneş’in