Sonra diyecekler ki:
“Çok değiştin…” Evet, değiştim. Çünkü geldiğim noktada değişmemek, değişmekten daha zor hale geldi. Artık aynı yerden bakmıyorum; dolayısıyla aynı yerden konuşmam da mümkün değil. İnsan görüş açısını değiştirdiğinde sadece cümleleri değil, anlamları da değişir. Ben insanları değiştirmeye çalışmadım. Önce bilincimi değiştirmeyi hedefledim. Bilinç değişince bakış değişti, bakış değişince seçimler, seçimler değişince de hayat. Kısacası; Ben aynı kişi değilim. Ama ilk kez kendime bu kadar yakınım. (a.ka)
Psikoloji
Akıl uzerine Tanımlar/temhid fi beyanı tevhid Ebu şekür es selimi Bazı alimler şöyle demiştir: "Biz aklın bir cevher (töz) ya da araz (nitelik) olduğunu söylemeyiz; aksine akıl, bilgiye (marifete) ulaşmanın ve eşyayı idrak etmenin bir sebebi ve aracıdır." ​Bazıları ise şöyle tanımlamıştır: "Akıl; kalbe inen, orada parıldayan, eşyayı görmeyi ve onların hakikatlerini algılamayı sağlayan latif (gözle görülmeyen nurani) bir şeydir. Güzel, onun güzel bulmasıyla güzel; çirkin de onun çirkin bulmasıyla çirkindir. Akıl; eşyanın ve amellerin maslahatını (faydasını) gerekli kılan, imkansız olan (muhal) şeyleri ve onların zıtlarını reddeden, kabul ve benzerlik yönünden ispat sunan, tüm bilgileri, onların rükünlerini ve araçlarını kuşatan bir yetidir." Bu, Mu'tezile mezhebinin görüşüdür. ​Diğer bazı alimler ise: "Akıl; ayırt etme (temyiz), uyanıklık (kiyaset), geçim işlerini düzene koyma ve feraset yetisidir ki, şer'î hitap (dini sorumluluk) onunla insana yönelir" demişlerdir. Bu, Ebû’l-Hasan el-Eş’arî’nin görüşüdür. ​Bir grup alim de şöyle demiştir: "Akıl, kendisine ilahi hitabın yöneldiği, bu sayede sevap ve cezanın gerekli kılındığı manevi bir vasıftır. O, ilim ve marifeti elde etme aracı olduğu gibi, insanı kötülüklerden, haramlardan, boş ve faydasız işlerden (malahi ve münkerat) alıkoyan bir engelleyicidir." Bazıları aklı "gözden gizlenmiş ince bir cisim" olarak, bazıları ise "kişiyi akıllı, alim ve arif kılan bir illet (sebep)" olarak görmüştür. ​Bu konuda en doğru olan görüş şudur: Akıl, bir mahalde (bedende) ortaya çıkan bir arazdır (niteliktir). Eşyanın kavranmasında aklın kullanılmasıyla delil getirilir ve zorunlu akıl yürütme yollarıyla şahitten (gözlemlenenden) hareketle gaip olana (görünmeyen hakikatlere) ulaşılır. ​Bununla birlikte aklın vücuttaki yeri (mahalli)
Reklam
Didârın metafizik ufku bütün suretlerin ve zeminlerin ötesindedir. İnsan yüzünde gördüğün ışık, bu ufkun gölgesidir. Kalbin idrak ettiği mana, bu ufkun işaretidir. Ruhun sezdiği çağrı, bu ufkun yankısıdır. Asıl didâr, bütün bunların ötesinde, kaynağın bizatihi kendisiyledir. Didâr insandan insana başlar, ama orada bitmez. Her yüz, kaynağın yüzüne açılan bir pencere olur. Her bakış, o hakikatin çağrısını taşır. İnsan bu işaretleri takip ederse nihai didâra yaklaşır: kaynağın yüzüyle yüz yüze gelişe. Didârın kelime olarak taşıdığı basit anlam, yani görüş ve yüz yüze geliş, aslında insanın bütün varlık yolculuğunu kuşatan bir hakikatin kısa adıdır. İnsan hayatı boyunca yüzler görür, gözlere bakar, bakışlara tutulur. Fakat bütün bu karşılaşmalar daha büyük bir karşılaşmaya hazırlıktır. Daha hakiki bir didâra. İnsan yüzünde gördüğün parıltı, kaynağın ışığından bir gölgedir. Kalpte açılan idrak, asıl hakikatin işaretidir. Aşkta yaşanan çile, nihai vuslatın ön idraki. Hasretin yangını, ayrılıkta çekilen azap, hepsi tek bir yere bakar: Bütün didârlar, kaynağın didârına hazırlıktır. Hayat bir didâr imtihanıdır. Görmek, taşımak, kaybetmek, özlemek, yeniden görmek... Bu döngü insanın sahne oyunlarını basitleştirir. Sahne geçicidir, zemin kalıcıdır. Fakat zeminde de kalınmaz; zemin dahi aşkın didârın eşiğidir. İnsan yüzlerden yüzlere, bakışlardan bakışlara geçerken her defasında biraz daha yakına, biraz daha derine çağrılır. Didâr nihayetinde yalnız bir insanın yüzünde değil, bütün yüzlerin ardındaki yüzde aranır. O yüz zamanla değişmez, ayrılıkla kaybolmaz, ölümle silinmez. Bütün didârların kaynağıdır. İnsan ömrü boyunca gördüğü her bakışla o yüze hazırlanır. Bütün didârların ortak tarafı bu yüzden şudur: İnsan kendisinden kaçar, ama gözlerde kendisini bulur. Kendi yüzüne
1000Kitap
EĞİTİMİN YÜZEYSELLİĞİ ve ATEİZM...
Hakikate ulaşmak isteyenler için dikey yaratılmıştır. Aldanmak isteyenler içinse yüzey. Fakat, bir saniye, bu kadar yukarıdan başlamayalım. Son söyleneceği ilk söylemeyelim. Şöyle bir yerden konuşalım: Yıllar önce okumuştum. Gözlerinizden birisini yitirdiğinizde, Allah korusun, derinlik algınızı da yitirirmişsiniz. Yâni derinlik algısını oluşturan şey iki gözle birden görebilmenizmiş. Küçümsemeyin kardeşlerim. Zîra gözleriniz, her ne kadar birbirlerine pek yakın dursalar da, başka görüş açılarına sahipler. Arada, ne kadar miniminnacık olursa olsun, bir burnunuz var. Bu ikili bakış hoş nazarınıza bir avantaj sağlıyor. Beyin bu farklı görüntüleri birleştirdiğinde, acaba beyin midir birleştiren, size derinliği de gösterebiliyor. Eğer tek bir gözünüz olsaydı bu derinliği anlamayabilirdiniz. Bu arada: Tek gözümü kapadım ama mevzuu tecrübî anlamda bir noktaya getiremedim. Okuduğumu nakletmekle yetineceğim sadece. Yok. Yetinmeyeceğim. Asıl mevzu başkaydı. Bu "derinlik yitimi" meselesinin bana kazandırdığı bir bakış açısı var. Ahirzamanla ilgili, özellikle Deccal'le ilgili, rivâyetlere bakarken daha zengin düşünmemi sağlıyor. Zaten mürşidimin de bu rivayetleri ele alış tarzı beni destekler gibi duruyor. O diyor ki meselâ: Bu zamanın mimsiz medeniyeti maddeperesttir. Dehası tek gözlüdür. Her şeyi maddede görmeye/çözmeye çalışır. Mâlûmunuzdur: Deccal'le ilgili rivâyetlerde de onun bir gözünün kör olacağı söylenir. Ben de, pek tabiî mürşidimin ayakizlerini takip ederek, Deccal'in tek gözlülüğünden maddeperest medeniyete, oradan da "derinlik yitimine" doğru yürüyorum. **"Mânâ-i harfî" ve "mânâ-i ismî" ıstılahlarının ders verildiği her yeri bu körlüğe çalınmış merhemler gibi algılıyorum/okuyorum. "Bir şeye o şeyin kendisi için bakmak yüzeyde takılmaktır!"
Eğitim Sistemi
Aklıma Geldin Yine
Aklıma geldin yine  Koskoca uçsuz, bucaksız bu denizde  Kendimi ararken seni buldum Unuttuğumu zannediyordum Meğerse yanılmışım, unuttuğumu sanmışım Hayaline daldığım o kör noktada  Daha da büyük bir aşkla sana bağlanmışım Ey deniz dile gel de söyle Nefes alamadığım çırpındıkça battığım deniz  Yani sen; Gözlerin de boğuluyorum, Nefesinde kesiliyorum, Sen bana baktıkça ben ölüyorum Seni sende yaşamak isteyen ben Küçücük dalganda meçhule doğru Sürükleniyorum... Yorgunum... Öyle ki ;İç çekişim bile ofluyor. Geçip giden her geceme gözümü kapatmak; Geçirip giden her gündüze gözümü açmak bile, yoruyor artık beni! Zaman sorusuz ve ben cevapsız yuvarlanıp gidiyoruz işte. Değişmediğim sürece de değişen hiçbir şey yok! Nasıl bilmiyorum ama tükeniyor zaman da bir şekilde. İşte bak yine gece; Sormuyorsun nicedir 'nasıl geçiyor diye günün?'. Ve ben söylemiyorum artık; 'Uyudum, Uyandım, Özledim.!' diye...
NECİP FAZIL BUGÜN ÖLDÜ
O ve Ben adlı otobiyografisinde kaydettiğine göre 25 Mayıs 1905’te İstanbul Çemberlitaş’ta cinayet mahkemesi reisliğinden emekli büyük babası Mehmed Hilmi Efendi’nin konağında doğdu. Babası Mekteb-i Hukuk mezunu ve bazı memuriyetlerde bulunmuş Abdülbâki Fâzıl Bey, annesi Mediha Hanım’dır. Baba tarafından Maraşlı olan Kısakürekoğulları ailesinin kökü Dulkadıroğulları’na dayanmaktadır. Asıl adı Ahmed Necip olan Necip Fazıl okuma yazmayı büyük babasından öğrendi. Çeşitli okullarda kesintili ve düzensiz bir öğrenim hayatı geçirdi. Önce Gedikpaşa’da bir Fransız, sonra aynı yerde bir Amerikan mektebinde, Büyükdere Emin Efendi mahalle mektebinde, Büyük Reşid Paşa Numune, Vaniköy Rehber-i İttihad mekteplerinde okuduktan sonra Heybeliada Numune Mektebi’nden mezun oldu. Aynı yıl Heybeliada Bahriye Mektebi’ne kaydoldu. Burada da beş yıl okudu, ancak diploma alamadan ayrıldı. 1921’de İstanbul Dârülfünunu Felsefe Şubesi’ne yazıldı. Bu öğrenimini de tamamlayamadan kazandığı devlet bursu ile felsefe tahsili için Paris’e gitti. Fakat Paris’te de düzenli bir öğrenci olamadı, kısmen sanat çevrelerinde bulunduysa da kendini daha çok eğlenceye ve bohem hayatına verdi. Türkiye’ye dönüşünde İstanbul ve Anadolu’da bazı bankalarda memuriyet ve müfettişlik yaptı. Bir Fransız mektebinde, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde ve Robert Kolej’de çeşitli dersler okuttu. Bu arada felsefe öğrenciliğinden beri girmiş olduğu basın çevresini daha çekici ve eser vermeye daha uygun bir ortam olarak gördüğünden 1942’den itibaren memuriyetlerini bırakıp geçimini yazılarından ve yayıncılıktan sağlayamaya başladı. Son yıllarına kadar Büyük Doğu dergisinin ve Büyük Doğu yayınlarının sahibi ve yazarı olduğu gibi bazı günlük gazetelerde fıkra ve makaleleri de yayımlanmaktaydı.
Hayata Dair
Reklam
Reklam