İç çekerek okuduğum bir kitaptı. Seneler önce okumuştum ama tekrar okumak isteyerek başlayıp tekrar tekrar bitirdiğim bir kitaptı.
Hani bazı hikâyeler vardır... Okurken değil, bittikten sonra başlar içimizde. Oysa bitmiştir hikaye... Ama o bıraktığı elzem duygular hala bir o kadar canlı ve bir o kadar derindir.
Stefan Zweig’ın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı eseri de tam olarak böyle bir anlatı. Tek taraflı bir aşkın, saplantının ve görünmez bir hayatın satırlara dökülmüş en sarsıcı hâli…
Tabii ki kimine göre bu bir saplantı, kimine göre ise aşkın en derin hâli olarak yorumlanabilir.
Hele ki o beyaz güller… Sevginizi karşı tarafa dile getirmenin en saf halidir öyle değil mi?
Öyleyse şu alıntıyla o saf güllerin manasını birkez daha yorumlayalım:
**Eşyamı toparladım. Gitmek, hemen çıkıp gitmek istiyordum. Çektiğim acı çok büyüktü. Elimi şapkama uzattım, şapka masanın üstünde, içinde beyaz güllerin, benim güllerimin bulunduğu vazonun yanındaydı.
O anda çok güçlü bir biçimde içimden geldi, önüne geçilmesi imkansızdı: Sana hatırlatmayı bir defa daha denemek istiyordum: "Beyaz güllerinden bir tane verir misin bana? "
"Memnuniyetle," dedin ve hemen bir gül çıkardın. "Ama belki de onlar sana bir kadının, seni seven bir kadının hediyesidir? " dedim.
"Belki de," dedin, "bilmiyorum. Bana gönderildiler, ama kimden geldiğini bilmiyorum; zaten bu yüzden onları çok seviyorum. "
Sana baktım. "Belki de unuttuğun bir kadından gelmişlerdir!"
Başını kaldırıp hayretle baktın. Ben de gözümü sana diktim. "Tanı beni, tanı beni artık!" diye haykırıyordu bakışlarım. Fakat senin gözlerinde sevimli ve hiçbir şey bilmeyen bir gülümseme vardı. Beni bir defa daha öptün. Ama beni tanımadın.**
Meğerse bir kadın için en saf sevgiyi açıkça dile getiren "Beyaz güller" bir başka kadının