Rahatlamış ya da hoşnut hissettiğimi söyleyemem, tam tersine, beni eziyor bu. Fakat amacıma ulaştım: Öğrenmek istediğimi biliyorum artık; ocak ayından beri başıma gelen her şeyi anladım. Bulantı yakamı bırakmadı, yakın zamanda bırakacağını da sanmıyorum. Ama artık ona katlanmıyorum, bu geçici bir huysuzluk ya da bir hastalık değil: O benim.
Ne gayem, ne düşüncem vardı. Zekam bütün kuvvetini, içinde bulunduğu âna sarf ediyordu. Yerinde bir cevap, keskin bir nükte bütün hakikatlere bedeldi. Böyle günübirlik bir fikir hayatının tabii bir neticesi olarak tezatlara, manasızlıklara, hatta edepsizliklere düşüyordum. İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu..
Pek öyle kolay incinen, hassas biri değilimdir bilirsiniz; geçmişte ben de vurup kendimi savunmak zorunda kaldım. Zaman zaman sonunu hesap etmeden, içine düştüğüm şu hayatın icaplarına göre direnip hücum etmek -ki direnmenin tek yolu odur- zorunda kaldım. Şiddetin, açgözlülüğün ve şehvetli arzuların yarattığı acılara tanık oldum; fakat Tanrı aşkına! İnsanları -insanlar diyorum bakın- hâkimiyetleri altına alıp güden güçlü, kanlı canlı, gözlerini kan bürümüş, iblislerdi bunlar.
Kayalıklardan gelen bir başka patlama sesi, birden aklıma kıtayı bombardımana tutan o savaş gemisini getirdi. Aynı kaygı verici, uğursuz ses; fakat hayal gücünü ne kadar zorlasanız da bu adamlara düşman diyemezdiniz. Bunlara suçlu deniyordu.