Eski Yunan'da, Delfi tapınağının üzerindeki "kendini bil" ibaresinin imlediği bilgi, bu keşfin ve bu zanaatin bilgisiydi. "Kendini bilmek", bir "tefekkür"den ziyade, bir eylem ve bir "teknik"ti. İnsanın kendini bilmesi, tanıması hayat boyu süren "sonsuz" bir yolculuktu, varılacak bir yer -benliğin "özü"- yoktu, önemli olan yolculuğun kendisiydi.
Hedef, yolculuğun güzel olmasıydı, bu hedefi gerçekleştirmek için de "techne"ye; pusulaya, yelkene ve benzeri araç gerece, bunları kullanacak beceriye ve "doğa"ya ilişkin bilgiye gerek vardı. Bu "tekniğe" sahip olursa, kişi kendi benliğinin kaptanı olabilir, karaya oturmadan, kayalıklara toslamadan, anafora kapılmadan, alabora olmadan yaşayabilir, yolculuğun tadını çıkarabilirdi.
Kişinin benliğinin kaptanı olabilmesi için öncelikle kendine dikkat etmesi gerekiyordu. Bugün, gündelik dilde "veda jesti" olarak kullanılan "kendine dikkat et" sözü, eski Yunan'da felsefi bir ilkeydi, dahası, yaşam felsefesinin temeliydi. Kendine dikkat etmek, özen, ilgi, ihtimam göstermek, "kendini bilmek" ilkesine işlerlik kazandıran ana düsturdu.
Yaşamak bir zanaat, "kendine özen gösterme" zanaatıydı, bu zanaatin ustaları da -Sokrates, ünlü savunmasında "kendine özen gösterme ustası" olduğunu söylemişti-bu zanaatin tekniklerini bilen ve uygulayanlardı.
Peki sonra ne oldu?
Sonra, tarihsel süreç içinde, önce tek tanrılı dinler ve kurumları, ardından modern devlet ve kurumları eliyle bu benlik teknikleri ya da teknolojileri, benliği denetleyen, gözetim altında tutan ve ulvi -dini veya laik amaçlar adına biçimlendiren mekanizmalar, dışsal iktidar araçları haline geldi.
Zamanla, yaşama zanaatinin iki temel ilkesi, "kendine dikkat etmek"le "kendini bilmek" birbirlerinden koptular; "kendini bilmek", "haddini bilmek"e dönüştü, "kendine dikkat etmek"