Baran Sarkisyan

Baran Sarkisyan
@baransarkisyan
“Sadece iliklerimi sarsanın açıklığına inanıyorum, aklıma konuşanın değil...” Ben, Antonin Artaud
Puan vermedi
Byung-Chul Han “Palyatif Toplum” adlı kitabıyla birlikte “yitirmekte olduğumuz bir algı organı” diye ifade ettiği acıya bir saygı duruşunda bulunarak acıyla birlikte hem bireysel hem toplumsal olarak duyarlılığımızı, derinleşmemizi, devrimciliğimizi, sabrımızı, empatimizi, sanatımızı, yaratıcılığımızı, dönüşümümüzü, insanlığımızı da yitirmekte olduğumuzu ilan eder. Acı, günümüzde kaçınılması gereken, virüsmüşçesine aramıza mesafe koymamız gereken, ağrı kesicilerle derhal yatıştırılması gereken bir algı organına dönüşmüştür. Acı duyan insana hasta muamelesi yapılır. Derhal tedavi edilmesi gerektiği söylenir. Acımızı bile ifade etme araçlarından yoksunuzdur. Bu nedenle artık iyi romanlar, şiirler, türküler yazılamaz, söylenemez olmuştur. Her şeyi piyasanın belirlediği bu çağda acı duymayan insan neyi romanlaştıracak, neyin şiirini yazacaktır, neyin türküsünü söyleyecektir. Bu nedenle arkadaşlar arasında sohbetler dahi yavanlaşmıştır. Gündelik küçük hazlara, hesaplara feda edilen hayat salt “hayatta kalma çabasına” indirgenmiştir. Hemen her gün savaşta aşağılanan, işkence edilen, öldürülen, açlıktan bir deri bir kemik kalmış insanları izleriz. Görünürlülüğün böylesine arttığı bir toplumda elbette acı olayların da görünürlüğü artmaktadır, bu görünürlülük öyle yoğun biçimde her tarafta karşımıza çıkar ki ya bu olaylara gözümüzü kapamamız gerekir yahut bu olayları kodlayıp kimliklendirerek yani nesneleştirerek üzerimizdeki etkisini en aza indirgememiz gerekir. Paradokstur, palyatif toplumda acı duymak hem lanetlenir hem de acı olaylar lanetlenmeye paralel olarak çığ gibi büyümektedir. Çığ gibi büyüyen acılar karşısında insan çaresizleştirilir ve insandan yapay zekaya sahip ruhsuz bir beden inşa edilir. Acıyı duyumsamayan, acının iyileştirici, dönüştürücü gücünün
Duygu ve Düşünce
Palyatif ToplumByung-Chul Han · Metis Yayınları · 20244,350 okunma
Reklam
Puan vermedi
Spinoza ve Freud’un kurgusal olsa da mektup yoluyla karşılaşması iyi bir karşılaşmadır. Eserleri üzerinden düşündüğümüzde onları hem yan yana hem de karşı karşıya getirebiliriz. 1937’de Freud’un Spinoza’ya yazdığı mektupla başlayan karşılaşma Spinoza’nın 1676 yılından verdiği yanıtla devam eden mektuplaşmalarda Odipus kompleksi, ölüm güdüsü, rüyalar, bilinç dışı, üçüncü bilgi türü gibi konular üzerine dostluk sınırları içinde kıyasıya bir tartışma başlar. Freud yaşadığı dönem itibariyle hem tarihsel hem de bilimsel gelişmeler nedeniyle Spinoza’ya kıyasla daha avantajlı olmasına rağmen Spinoza’yı özellikle Odipus kompleksi ve bilinçdışı meselelerinde ikna etmekte zorlanır, öte yandan Spinoza Freud tarafından Almanya’da gelişmekte olan Nazizm ile ilgili bilgilendirmekte, Spinoza bu olaylaru kendi kitapları üzerinden değerlendirmektedir. Freud Spinoza’yı gerçekte de çok az bilmektedir, ama mektuplaşmalar aracılığıyla da Ethica’yı okumaya başlar ve kendi analizleri üzerinden düşünür. Her halükarda her ikisinin de insanlığa dair ortak bir idealinin olması nedeniyle tartışmaları yaratıcı olmakta, böylelikle okur için üzerine daha fazla düşünmesi gereken meseleler ortaya çıkmaktadır. Bu kitap hem Spinoza’yla tanışma hem de Freud’la tanışma fırsatı sunmaktadır.
Freud - Spinoza Mektuplaşması 1676-1938Michel Juffé · Metis Yayıncılık · 201862 okunma
Puan vermedi
Nazi subayının yaşadığı paradoks şudur: nasıl oluyor da “aşağılık Yahudi halkı” içinden büyük Alman düşünürlerini (Goethe gibi) derinden etkileyen bir filozof olan Spinoza’yı çıkarabiliyor. Hayır, Spinoza’nın aforoz edilmesi de bu paradoksun içinden çıkılmasını sağlamıyor; çünkü üstün ırk teorisine göre fikirler, karakterler değil kan ve soy önemlidir ve Spinoza şüphesiz aforoz edilmesine rağmen “yahudi kanı” taşımaktadır. Evet, “aşağı bir ırk” sayılan Yahudiler içinden nasıl bir filozof çıkarabilmiştir, hatta sanat, bilim dünyasına muazzam katkılar sunan üstünırk sayılan Germen ırkı dışındaki tüm ırkları ne yapacağız? Bu paradoksun içinden nasıl çıkacağız. Nazizmin ideologlarından olan Nazi subayımız Spinoza’yı okuma çabası her zaman fiyaskoyla sonuçlanmakta, onu anlayamamakta, o dönem güçlü bir rüzgar olan ırkçılığa daha sıkı sarılmaktadır. Nazi subayının romanda kurgusal psikoterapisti de ırkçı hastasına uyguladığı terapi işe yaramamaktadır. Kendisini ne kadar aşağılık görüyorsa Yahudilerden o derece nefret etmektedir. Subay Hitler’i babasının yerine koymakta, ona delice bağlanmakta ve karşılığında sevgi beklemektedir. Nazi subayının kişiliğine dair yaptığı çözümlemeler doyurucu fakat “tedavi”de yetersiz. Sonuç olarak Nazi subayının derdine ne kendisi ne de başkası çare bulabilmiştir. Bence asıl paradoks Yahudilerin içinden nasıl oluyor da bir Spinoza çıkıyor değildir, çünkü bu başından saçmadır ve yanlış bir sorudur. Asıl paradoks bir kişi nasıl oluyor da bir faşist, ırkçı olabilmektedir? Nazizim yenilmiş fakat faşizm farklı kılıklarda farklı söylemlerle çok geçmeden kendinden öncekileri de peşine alarak yeniden doğmuştur. Yabancı düşmanlığı, cinsiyetçilik, milliyetçilik, dincilik, homofobi vd. İnsanlığın tarih boyunca sürekli bir günah keçisi arayışını nasıl
Felsefe-Düşünce
Spinoza ProblemiIrvin D. Yalom · Kabalcı Yayınevi · 20132,699 okunma
Puan vermedi
Uruguay’lı siyasi bir tutsağın kendisinden başlayıp çevresine doğru yahut tam tersinden çevreden başlayıp kendisine doğru politik, duygusal, ilişkisel dönüşümlerinin bir çözümlemesidir bu roman. Slogana veya propagandaya indirgenemeyecek bir titizliğe ve derinliğe sahip bir bakış açısından siyasi bir tutsağın ve yoldaşlarının, ailesinin muhafazakar devrimci ahlakı da mektuplar, monologlar ve diyaloglar aracılığıyla gerçekçi bir şekilde masaya yatırılır ve çözümlenir. Siyasi bir tutsağın özlemleri, umutları, düşleri ve düşünceleri; içerideyken dışarıyı da dahil ederek bir dünyayı kurma deneyimi genellikle başarısızlıkla sonuçlanır. Çünkü içerideki zaman ağırdır, mekan sabit ve oldukça sınırlıdır ve dolayısıyla beden ve duygulanımları dışarının değişken zaman ve mekanıyla uyumsuzdur. Bu sebeple her politik tutsak dışarıya attığı ilk adımdan itibaren ayağını burkarak tökezler, her şeyi bir süre sonra yoluna soksa da o burkulma devam eder, yaşamı belki herkes gibi ama pek de uzaktan bakıldığında anlaşılmayan bir topallıkla sürdürür. İçeride geçirilen zaman aralığında tutsağın dönüşümleri kadar dışarıdakilerin dönüşümleri de doğaldır. Denilebilir ki, içeride zaman geçmişe doğru anılarla ilerlerken, dışarıda geleceğe yönelik düşlerle ilerler. Teori ile pratik çoğu zaman örtüşmez. Hayat da böyle bir şeydir, romanda da geçtiği gibi “kahrolası hayat”. Ama umut bakidir. “Çünkü her zaman yeniden inşa ederiz hayatı.”
Edebiyat
Kırık Köşeli İlkbaharMario Benedetti · Ayrıntı Yayınları · 2014111 okunma
karşılıksız aşk
Puan vermedi·122 syf.··
2023 1. kitabı
Başa gelen şey çok aşinadır ama kritiktir ve ne yapılacağı, nasıl hareket edileceği bilinemez. Öncelikle karşılıksız aşka maruz kalma durumunu hikayeleştirerek anlatır yazar. Doktora öğrencisiyle birkaç gün geçirdikten sonra öğrencisinin kendisine fena halde tutulduğunu da anlamış olur. Fakat onda bu aşkın karşılığı yoktur. Kovalamaca başlar böylelikle; en bilindik haliyle; kaçan kovalanır. Uzun bir süre öğrencisi tarafından takipçi tacizine uğrar. Hemen her gün gelen SMS’ler, mailler, karşına çıkmalar. Artık tacizcisi tarafından esir alındığını hissetmektedir. Kitabın önemi bir durumun hikayeleştirilip ifade edilmesinden ziyade durumun sürekli analiz edilmesidir. Öncelikle takipçi tacizine uğrayanın gözünden duygu çözümlemeleri yapılır, sonra takipçinin. Bunun için tarihten incelemelere girişilir. Dante’den, Goethe’den, Zweig’den, Poe’dan, Stendhal’den, Shakespeare’den örneklerle. Ve karşılıksız aşkın yıkıcı yanları kadar yaratıcı yanlarını da keşfeder. Böylelikle karşılıksız aşk ile takipçi tacizi arasında pek çok ortaklık bulur. Bu tarz bir tacizciyi basitçe, sapkın, kötücül güç olarak değil şehir yapılanmasının ve kültürünün sonuçlarından biri olarak görür. Yine de tacizci, tehditkar olmasa da bunu olumlayacak değildir. Yazarın bu tacizden aldığı ilk ders de bir erkek olarak kadınların her gün maruz kaldığı ilgi ve taleplere tepkili kalsa da kalmasa da bir şekilde uğradığı suçlamanın ağırlığıdır. Hani sözgelimi sırf o an gülümsediği için, selamına karşılık verdiği için aşığına umut vermekle suçlanan kadınlar. Tacizcinin arzusuna nesne kıldığı bedenle ilişkisi problemlidir, çünkü nesnesine ulaşsa bile hem kendisinin hem de karşı tarafın yıkımıdır. Karşılıksız aşk olumlanabilir olsa da bu aşkın taciz olarak vuku bulmaya başlaması arzu akışının artık bulanıklaşmasını
Edebiyat
Karşılıksız AşkGregory Dart · Ayrıntı Yayınları · 2004113 okunma
Reklam