yani ne diyeceğimi hiç bilmiyorum. olaylar açığa çıkmaya başladığı andan itibaren zihnim koskoca bir toz bulutuna döndü. en baştan başlayayım en iyisi.
kitabın büyüm bir ters köşe içeren bir gerilim kitabı olduğunu biliyordum. açıkçası gerilim kısmı bana pek geçti diyemem. ama bu kitabın başka hangi tür olduğunu söylerdim onu da bilemiyorum. 300 sayfa olmasına rağmen gerçekten upuzun bir kitap okumuşum gibi hissettim. yazarın, psikoterapistin hem kendi hayatını hem de alicianın hayatını bu kadar detaylı vermesinden ikisi arasında bir bağlantı olacağını ve o bağlantının aldatan kişiler olacağını da tahmin ettim. açıkçası ben okurken theonun hayatı ve aliciayla olanlar paraleldir yani aynı zamanda gerçekleşiyordur diye düşünüyordum. bir noktada acaba kathynin aldattığı kişi gabriel mı diye düşündüğümde de zaman kavramı beni sorgulattı. theonun hayatında yaşananların 5 yıl öncesi olduğuna dair hiçbir iz, ipucu yoktu. dolayısıyla hikayenin böyle birleşmesini, iki hayatın birbiriyle bu kadar iç içe olmasını hiç beklemiyordum. Sanırım en sevdiğim kısım Artekris hikayesinin kitabın en başından sonuna bu kadar güzel işlenip bağlanmasıydı. gabrielin ölmesi için aliciayı seçtiği anda artekrisle bağlantı bana gerçek bir haz verdi. ama yazılışta güçlü olmayan kısımlar da vardı. kitapta ferçekler ortaya çıkana kadarki kısımda okuduğumuz theo ile ondan sonraki theo sanki birbirinden bambaşka iki insan. işk 200 250 sayfada okuduğumuz theonun gerçekten ona yardım etmek isteyen bir psikoterapist olmasından başka bir şey düşünmemizi gerektirecek hiçbir iz yoktu. yazar gerçekleri açıkladığı bölümden sonra theo her şeyi açık açık konuşup niyetini belli ederken ondan önceki sayfalardaki theo silinmiş gibiydi. yani sanki kitabın başkahramanı da nasıl biri olduğunu bizimle beraber öğrenmiş
UTZ / Bruce Chatwin
Her yeni kitap, yeni bir hikâyeyi ziyaret etmek ve ona kısa bir süreliğine konuk olmak demek.
İzninizle direkt kitaba dalıyorum.
Nasıl güzel olurdu, o orijinal porselenlerle dolu evi gerçekten gidip görmek.
Ama okurken Prag'ı ve o evi hayal etmek bile keyifliydi.
Koleksiyon yapan insanlara her zaman gıptayla bakmışımdır. Çünkü bir şeye tutkuyla bağlanabilmek, onu korumak ve yıllarca emek vermek bana özel bir duygu gibi gelir.
Her şey algı meselesi değildir, bazen olanı olduğu gibi görmek gerekir.
Kitapta savaşlardan, toplama kamplarından ve soykırımlardan kurtulup başka ülkelere savrulan insanların hikâyeleri kadar, o karmaşanın içinden çıkıp hayatta kalabilen porselenlerin de ayrı bir hikâyesi var. Pazarda karşısına çıkan o parçaları evine götürmek, onları korumak ve yaşatmak çok derin bir anlam taşıyor.
Sanki Utz, "Bari siz ziyan olmayın, bari sizi kurtarayım." der gibi.
Belki hayatı porselenlerden ibaretti ama yine de içinde yarım kalmış bir şeyler hissediliyor.
Devam etmek istemiş ama edememiş, hayat onu bir yerden alıp başka bir yere bırakmış ve "Buraya da uğraman gerek." demiş gibi.
Bir yandan da Utz'un porselenlere duyduğu tutkunun yalnızca bir koleksiyon merakı olmadığını düşündüm. Sanki o porselenler; geçmişe, hatıralara ve kaybetmek istemediği şeylere tutunma biçimiydi. Bu yüzden kitap boyunca sadece nesneleri değil, insanın aidiyet duygusunu da okudum. Belki de kitabın bana bıraktığı en güçlü his buydu. İnsan bazen özgür olmakla sahip olmak arasında kalıyor. Utz'un hikâyesinde de bunu hissettim.
Ben böyle bir kitaba konuk oldum.
Daha fazla spoiler vermeden, altını çizdiğim birkaç cümleyi paylaşayım:
"Şiddetten nefret etse de pazara yeni sanat eserleri düşüren felaketlerden son derece memnundu."
"Bir de sindirilmeyi reddeden
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Gun gun okuyorum biraz falim sakiz muamelesi yapiyorum. 26 haziran tersini yapmak karsima cikip duruyor surekli mindset ediniyim mi elemani atlatamiyosak yasayalim bari dedik
"...yabancılaşma, aslında özgürleşmenin zıttı değil, önkoşuludur. Yabancılaşma bilinci, insanın kendini ve yaşadığı toplumu dönüştürme motivasyonunun kaynağıdır."
Ama maalesef, fazlasıyla bireyci modern toplumlarda, toplumuna yabancılaşan bireyler, bu motivasyonla aksiyona geçmek yerine kendilerini, hazlarının kapısına zincirleyip o zincirin izin verdiği kadar ilerleyebiliyorlar hayatlarında. E hâliyle bu tutumla yaşamak, ister istemez bencilleştiriyor insanı; o yabancılaşmayı toplumla beraber aşabilmek yerine kendini anlamsızca yaşayarak öldürmeyi tercih edebiliyor insan. Meursault da bu bireyci bireylerin uç örneklerinden biri. Bu yüzden kitabın yorumlarını okuduğumda bu kadar çok insanın kendini bu karakterle özdeşleştirdiğini görünce ister istemez şaşırdım ve korktum. Bu kadar kayıtsız ve bencil insanla n'apalım arkadaşlar biz toplum olarak? Madem bizi beğenmiyorsunuz, bari dağa mağa çıkın da şu sıcak yaz günlerinde hava sıcaktı diye bir SSA (Suça Sürüklenen Absürdist) tarafından öldürülmeyeceğimizi bilerek çıkalım dışarıya. Hayır, Adana'da da hava sıcak olduğu için adam öldürüyorlar ama kimse bu adamların iç dünyasından, yabancılaşmasından dem vurmuyor, herkes maganda deyip geçiyor??? Bu herif, çok afedersiniz, Fransız olduğu için mi bu kadar sempati? :p
Ayrıca kitabın son kısımlarını okuyup hâlâ bu adamın kayıtsız veya duygusuz olabileceğini savunan insanlar nasıl olabiliyor onu da anlayamıyorum. Kendi düşüncesine göre bir hiçliğe gidecek adamın korkuyla idam gününü beklediğini, kurtulursa yaşayacağı sevinci dizginlemeye çalıştığını veya kurtulamazsa bunun ha yarın olmuş, ha on yıl sonra diye kendini ikna çabalarını okuyoruz. Siz ne dersiniz bilemem ama ben buna duygusuzluk veya kayıtsızlık değil, buz gibi ölüm korkusu ve umut arasında sürüklenmek derim.
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2020137,5bin okunma
Kusursuzca Kusurlu serisinin 4. kitabı Harabe Sırlar’ı da bitirdim ama açıkçası bu sefer biraz zorlandım.
İlk üç kitapta seriye alışmıştım. Bu tür normalde çok okuduğum bir tür olmasa da kitapların hızlı akmasını, kısa sürede bitmesini ve kendini okutmasını sevmiştim. Hatta bazı eksiklerine rağmen seriye devam etme isteğim vardı. Ama Harabe Sırlar’da o akıcılık bile beni tam anlamıyla kurtaramadı.
Bir ara kitabı yarıda bırakmayı gerçekten düşündüm. Sonra “madem seriye başladım, bari bitireyim” diyerek devam ettim. Yani bu kitap benim için keyifle akan bir okuma değil, daha çok kendimi zorlayarak tamamladığım bir kitap oldu.
Kitap Isabella ve Luca’nın hikayesi üzerine kurulu. Yine mafyatik romantik drama türündeyiz. Anlaşmalı evlilik, yaş farkı, sahiplenici erkek karakter ve hafıza kaybı gibi türün belirgin dinamikleri var. Fakat bu sefer bu dinamiklerin işlenişi bana çok ikna edici gelmedi.
En başta yaş farkı beni rahatsız etti. Yaş farkı teması tek başına benim için her zaman sorun değil; doğru işlendiğinde okuyabilirim. Ama burada Isabella’nın çok genç oluşunun sürekli hissettirilmesi ve Luca’nın da bunun farkında olup yine de kendi içinde gelgitler yaşaması beni hikayeden kopardı. Bir noktadan sonra romantik gerilimden çok rahatsız edici bir dengesizlik okuyormuşum gibi hissettim.
Isabella’ya da tam bağlanamadım. Daha güçlü, daha akılda kalıcı yazılabilecek bir karakterken bence çoğu yerde fazla tek yönlü kaldı. Luca’ya karşı tavrı, kendini kanıtlama çabası ve ilişkinin ilerleyişi bana yer yer çok acele ve zorlama geldi. Luca tarafında da aynı sorun vardı. Bir yandan mesafe koymaya çalışan, bir yandan da çok hızlı şekilde başka bir noktaya savrulan bir karakter okumak beni ikna etmedi.
Serinin kitapları zaten hızlı ilerliyor ama bu kitapta bu hız bana avantaj
Ağladım… kitabın sonuna doğru hüngür hüngüe ağladım cidden böyle bir şey beklemiyordum baya kötü oldum ya diğer kitapta düzeltseler bari resmen moralim çöktü ya
Çok güzledi kitap başlarda ehhtim ama cidden son 100 sayfasınıda o kadar fazla duygu yaşadıö ki resmen yoruldum baya iyi baya bay okuyun arkadaşlar