"Gerçi bazen yaşamı ciddiye alır gibi oluyordum. Ama ciddi şeyin kendisinin boşluğu çabucak gözüme çarpıyor ve elimden geldiği kadar rolümü oynamaya devam ediyordum yalnızca. Etkili, zeki, erdemli, iyi yurttaş, öfkeli, bağışlayıcı, dayanışmacı, yapıcı vb. olmayı oynuyordum. Kısacası bu kadarı yeter, zaten anlamışsınızdır ki ben de, orada dikildikleri halde orada bulunmayan Hollandalılarım gibiydim: en fazla yer kapladığım anda, ortada yoktum"
"İtiraz etmeye kalkışırsan, bağırırlar sana: 'nasıl olur efendim! Karşı duramazsınız buna! İki kere ikinin dört ettiği gibi bu da kesindir! Size soracak değil ya doğa! Sizin isteklerinizle, yasalarından hoşlanıp hoşlanmadığınızla ilgilenecek değildir ya! Onu olduğu gibi kabul etmek zorundasınız, dolayısıyla da yasalarını, her şeyini... Duvar, duvardır... Vb. vb...' peki ama yüce tanrım, herhangi bir nedenle bütün bu yasalardan 'iki kere iki dört ederlerden haz etmiyorsam, bana ne doğanın yasalarından, aritmetikten, 'iki kere iki dört ederlerden! Elbette, delmeye gücüm yoksa böyle bir duvarı alnımla yıkmaya kalkışmayacağım, ama barışmayacağım da onunla! Sırf karşımda bir taş duvar olduğu ve onu yıkmaya gücüm yetmediği için de barışmayacağım onunla!"
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?
"Hem ayrıca, bu dünyada bir zamanlar bir Rembrandt’ın, bir Beethoven’ın, bir Dante’nin, bir Napoleon'un yaşadığı hakkında en ufak bilgisi bulunmayan birinin kendini büyük bir insan sayması son derece kolay değil midir? Bu gencin dünyaya kapalı beyninde bildiği tek şey, aylardan beri hiçbir satranç oyununu kaybetmemiş olduğu dünyamızda satrancın ve paranın dışında daha başka değerlerin de bulunduğunu bilmediğinden, kendine hayranlık duymak için her türlü nedeni var"