Albert Camus’nün Veba isimli o sarsıcı ve amansız başyapıtı, sadece Oran şehrini kuşatan et yiyen bir salgının değil; insan soyunun kalbine, vicdanına ve o ebedi yalnızlığına indirilmiş en dürüst darbedir. Kitap, felsefi bir alegori gibi görünse de, her satırından sızan o çaresizlik, ölüm kokusu ve direniş estetiğiyle tam anlamıyla bir "absürt kabulleniş ve insan kalma inadı" romanıdır.
Cezayir’in o kendi halinde, denize arkasını dönmüş, sıradan ve hantal şehri Oran’da başlar her şey. Kaldırımlarda ölen ilk fareler, yaklaşan o karanlık kederin habercisidir. Kapılar kapandığında, şehir kendi içine kilitlendiğinde, insanlar sadece dış dünyadan değil, kendi geçmişlerinden, sevdiklerinden ve umutlarından da sürgün edilirler. Veba, unvanları, zenginlikleri ve sınıfları eşitleyen o kör, adaletsiz ve sağır canavardır. Şehrin üzerine çöken o ağır hüzün, aslında modern insanın evrendeki o büyük ve anlamsız yalnızlığının resmidir.
Romanın asıl manası ve o bahsettiğin bol kederi, bu mutlak karanlığın ortasında yanan küçük insan fenerlerinde gizlidir. Doktor Rieux, gökyüzünden bir mucize beklemeyen, tanrısal bir ödül ummayan, sadece "insan olmanın gereği" olarak o kokmuş yatakların başında ölüme karşı barikat kuran o asil iradedir. Tarrou’nun o lekesiz dostluğu, Paneloux’nun inanç sancıları ve küçük bir çocuğun acı çekerek can verişi karşısında sarsılan o çaresiz insan aklı... O masum çocuğun çığlığı, romandaki hüznün en doruk noktasıdır; o çığlık, insanlığın her dönemde sorduğu ama asla cevap alamadığı o büyük teodise (tanrısal adalet) sorusunun sessiz yankısıdır.
Camus’nün üslubu, o tıp raporu kadar mesafeli ama bir o kadar da kalbe dokunan duru, çıplak dilidir. Yazar, edebiyatı süslemek için değil, gerçeğin o can acıtıcı yüzünü göstermek için kullanır kelimeleri. İnsanlar