Esas soru bu işte Bunları neden istiyorsun? Gerçekten neden…? İstek dediğin şey motivasyondan doğar, peki ya buradaki motivasyon ne? Hani diyelim bin yıl yaşadın, bütün şehirleri gördün, bütün işleri yaptın, bütün tarifleri tattın… hepsi bu kadar mı? Hayır, yetmez. Çünkü ilk aklına gelenler sadece başlangıç, daha sonra içinden bir galaksi açmak isteyecek ruhun, sonra başka bir evreni, sonra zamanı. Ama neyle doyacak bu iç? Hiçbir şeyle.
Yaşam bir an. Bunu kavrayamıyorsun, çünkü insan kendi anıyla baş başa kalamıyor. Hep başka şeylerde kayboluyor. Bir ülke yetmez, bir şehir yetmez, bir deneyim yetmez. Tokyo’da bir sokak restoranında aşçılık, Ağrı’da kuş uçmayan bir yaylada sessizlik… hepsi birer sahne, ama sahneyi sahne yapan, senin orada durman. Duramazsın, durduğunda huzursuz olursun. Çünkü sen orada sadece kendini görürsün, ve kendin çoğu zaman katlanılmaz bir boşluktur.
Bütün bu “daha fazlasını istemek” hali… bu bir merak değil, bir tutku değil, bir yaşam arzusu da değil. Bu sadece kaçış. Kendinden kaçış. İçindeki boşluğu, eksikliği, yalnızlığı örtme çabası. Huzur yok. Huzur varlığın farkında olmaktır, ama insan kendinden kaçtığı sürece, o farkındalık bir yük olur, bir sancı, bir boşluk.
İçindeki dipsiz kuyu… doldurulamaz. Binlerce hayat, binlerce deneyim, binlerce şehir, binlerce galaksi… yine de yetmez. Hep daha fazlasını ister insan. Çünkü hiçbir şey insanın kendisinden uzaklaşmasını durduramaz. Kaçtığın her yer, seni orada bekleyen bir yansımadır. Nerede kaçarsan kaç, yine kendinle baş başa kalırsın. Ve işte o zaman, hayat kendiliğinden bir kaçış hâline gelir. Hareket edersin, duramazsın; durduğunda düşersin. Düşmek serttir, çünkü orada yüzleşirsin, boşluğunla, kendinle, hiçliğinle…
“İnsan olmadığı yerde mutludur” derler ya, işte tam o… Bu söz bir reklam,