Araştırmamızda görüştüğümüz erkeklerin yaşamlarına baktığımızda bir erkeğin sahip olduğu "sosyal sermaye" düştükçe aile reisliğine atfettiği değerin arttığını görüyoruz. Ekonomik, kültürel, sosyal sermayeleri düşük erkeklerin kendilerini başarılı ve toplumda saygın bir yeri olan bir erkek olarak görebilmeleri, bir aileyi geçindirip yönetebilmelerine çok bağlı. Aile babasına otorite kazandıran şey para kazanabilmesi ve bu sayede toplumun onu "düzgün bir adam" olarak kabul etmesidir. Alt sınıf mensubu erkeklerin ideal aile ve evlilik tanımlarında aile, ancak ona evlilik bağıyla bağlı bir kadının yönetiminde "sıcak ve düzenli bir yuva" hayaline dönüşebilir. Görüştüğümüz alt sınıf mensubu erkeklerin "ailesi olmak ve aile babası olmak"la ilgili tanımları bu tespitleri doğruluyor.
Kişilik, bir dizi yozlaşmamış, başarılı davranıştan ibaretse eğer, onda bu anlamda göz kamaştırıcı bir şeyler vardı; sanki on bin mil ötedeki depremleri kaydedebilen o karmaşık aygıtlardan birisiyle bağı varmışçasına yaşamın vaatlerine karşı abartılı bir duyarlığa sahipti.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Eğer yeterince insan size bakarsa, bir daha asla başka birinin dikkatini çekmek zorunda kalmazdınız.
Eğer bir gün yakalanıp yeterince teşhir ve ifşa edilirseniz, bir daha asla saklanmazdınız. Sosyal hayatınızla özel hayatınız arasında bir fark kalmazdı.
Yeterince kazanıp başarılı olursanız, başka hiçbir şey kazanmak veya yapmak istemezdiniz.
Yeterince yiyip uyursanız, daha fazlasına ihtiyacınız olmazdı.
Yeterince insan sizi severse, artık sevgiye ihtiyacınız olmazdı.
Bazı ana-babalar, okulda ve diğer etkinliklerde başarılı olmaları konusunda çocuklarına aşırı yüklenirler. Çoğu çocuk, ana-babalarının bu aşırı beklentilerini karşılama gücüne sahip değildir. Gösterdiği çabaya rağmen ana-babasının onayını kazanamayan ve onların istediği kusursuzluk düzeyine ulaşamayan çocuk giderek kendi gözünde de değersizleşir.
Pierre Louis'nin 1830'da sayı hesabını tıbba sokmayı denemesinden sonra klinik hekimler inatla başarılı tekil deneylerin, tanım itibariyle kıyaslama imkânı vermeyen veri biriktirme yönteminden daha iyi olduğunu savunmuşlardır. Yüzyılın ikinci yarısında ise, "verimli hasta" ya da özel vaka kültünün yerini "taburlar" halinde bir araya getirilmiş kalabalıklar üzerinde yapılan hesaplarla, modellere ve matematiğe dayalı epidemiyoloji anlayışı almıştır. Hekimler, günümüzde deney kâbusunun nihayet sona ermesini ve kanıtlara dayalı -evidence-based- bir bilim anlayışının benimsenmiş olmasını alkışlamaktadırlar.