Çok sevdiğin bir kitabın son satırları gibiydi sana veda etmek. Bitsin istemiyorsun, kapağı kapatmak istemiyorsun. Her şeyi unutup en başına dönmek; o heyecanları tekrar tekrar yaşamak, ağlamak, merak etmek, özlemek, mutlu olmak istiyorsun. Bitirmek istemediğinden, kendi kendini kandırarak, anladığın hâlde başına dönüyorsun cümlenin. Hoşuna giden yeri tekrar tekrar okuyorsun. Devam etmek, sona gelmek istemediğinden; bozuk bir saatin ileri gitme çabası gibi iki geri bir ileri yavaşlatıyorsun kendini. Takılı kalıyorsun. Biliyorsun, kapağı kapattığın an inanılmaz bir basınç hissedeceksin göğüs kafesinde. Cesaret edemiyorsun ama önüne de geçemiyorsun. Ruhumu dansa kaldıran kadın, Hangi şiir dengindir senin? Sığmaz hiçbir dizeye adın... ✍️ Murat
Edebiyat
Monte Cristo Kontu I-II
Monte Cristo Kontu (2 Cilt Takım) - Alexandre Dumas Sayfa¹⁰ "Babam gururludur Mösyö, her şeyi eksik olsa bile, Tanrı'dan başka kimseden bir şey isteyeceğini sanmıyorum." Sayfa¹⁷ "Bize iyilik yapanlarla asla ödeşemeyiz çünkü onlara para borcumuz olmasa da, minnet borcumuz vardır." Sayfa³⁵ "Adamı hançerlemek istiyordum ama Mercedes bana nişanlısının başına bir felaket gelirse, intihar edeceğini söyledi." "Hadi canım! Böyle şeyler hep söylenir ama asla gerçekleşmez." Sayfa⁴⁵ "Zaten beni ürküten de bu," dedi Dantès, "insanın böyle kolayca mutlu olabileceğine inanamıyorum! Mutluluk o büyülü adalarda kapılarını ejderhaların koruduğu saraylara benzer âdeta. Ona sahip olmak için mücadele etmek gerekir. Sayfa⁷³ Bu yüzden siyasi olmasa da özel görüşlerim üç duyguyla sınırlı: Babamı seviyorum, Mösyö Morrel'i sayıyorum ve Mercedes'e tapıyorum. İşte Mösyö, adalete söyleyebileceklerim bundan ibaret, gördüğünüz gibi pek de ilginç değil." Sayfa¹²³ Sizin de bildiğiniz gibi sevgili oğlum, siyasette insanlar değil düşünceler, duygular değil çıkarlar söz konusudur; siyasette bir insan öldürülmez, bir engel ortadan kaldırılır, hepsi bu. Sayfa¹⁸⁷
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bu çarpıcı kaya oluşumları, Yunanistan'ın güneyindeki Girit'te Agios Pavlos yakınlarında bulunan Apoplystra kıvrımları olarak bilinir. : Bunlar pürüzsüz kıvrımlar yerine keskin, köşeli menteşelerle karakterize edilen ok kıvrımlarının olağanüstü örnekleridir. Oluşumlar, milyonlarca yıl boyunca yoğun basınç altında sıkıştırılmış ve bükülmüş kireçtaşı ve kireç (ya da marl) katmanlarından oluşur. Girit tavan yığınındaki tektonik plak aktivitesinin ve duktil deformasyonunun muhteşem bir vitrini temsil ediyorlar
Duymamazlıktan gelmek
Sağ kulağım iki gündür duymuyor. Sabah uyandım, korkunç bir basınç ve uğultu... pufff! sesler yok. Belli ki içeride benden habersiz bir şeyler oldu, dış dünyayla selamı sabahı kesti. Yılmaz'ın kahır bölümünde bir anda kör olayazması gibi, ben de bir anda hayatı duymamazlıktan gelme (yüzde elli) kararı alarak güne başladım. Akşamı zor edip acile gittim. Doktor, sakız çiğnemeyi denediniz mi? dedi. Ne münasebet doktor bey, sakız çiğnemeyi sevmem, dedim. Hmm o halde ilaç yazalım, bir haftaya geçmezse kbb'ye gidin, dedi. Tıbbın sakız ve farmakolojiyi ikame etmesine mi üzüleyim, tedavideki flu gidişata mı kafayı takayım diye bir iç monoloğa giderken yol üstünde gözüme ilişen cafeden bir çay aldım. kasanın yanında duran sakız paketlerine nefretle baktım. kim bilir… Bir yudum aldım. çayın tadı, kokusu korkunçtu. masaya bırakıp hastaneden çıktım. İnsanın sağ kulağı duymadığı zaman, belli ki çayın tadını da alamıyordu. Monoloğa çayın tadı konu başlığını ekledim. Telefonuma gelen e-reçetemi alıp sağ kulağımdaki uğultuyla eve doğru yollandım.
Hayata Dair
Özşefkat içeriklerinin bu kadar popüler olduğu bir dönemde, kendine acımasız olmanın ne olduğunu bilen birkaç kişiyle denk gelmek isterdim. Dünya bir gözlük ve duygularımız birer mercekse, dünyaya en objektif en gerçekçi bakabildiğimiz mercek öfkedir. Çünkü biz her şeyi kendimizi iyi hissedeceğimiz şekilde hatırlarız olduğu gibi değil. Kıymetli olan şey unutmamak değil, doğru hatırlayabilmektir. Gabriel García Márquez bu durumu şu sözleriyle betimler: Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolán, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır. Burada bahsedilen acımasızlığın, aslında ne olduğunu bilmek zorunda kalmak iyi bir şey mi kötü bir şey mi hâlâ cevabını veremiyorum. İstediğin her şeyi yapmak yerine, nelerden sakınman gerektiğini bildiğin bir duygudur bu. Tavrın merakını yenmesi gereken bir duygu. Yarattığın dünyanın, dünyanın kendisinden daha güzel olduğu bir duygu. Dünyanın entropisinden kurtulup, kendi kaosunu yaratabildiğin bir duygu... Buradaki acımasızlık insanı yok eden bir nefret değil; kömürü elmasa dönüştüren o yüksek basınç gibidir. Yani kör bir öfke değil, keskin ve şefkatsiz bir dürüstlüktür. İnsanın kendi zayıflıklarına, ertelemelerine ve bahanelerine karşı acımasız bir dürüstlük sergilemesi, dışsal mekanizmaların (sistem, toplum veya sosyal medya) onu manipüle etmesini engeller. Bu anlamda acımasızlık, bir başkasının kölesi olmamak için kendinin efendisi olma eylemidir. Yere düşenler değil, zemine çarpanlar zaten istemsiz öfkeli ve acımasız olurlar. Canetti "Yere düşenler kendilerine geldiklerinde, artık başka bir insan olurlar." bu acımasızlığın gerçekçiliğini belirtir. Cioran ise Aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız. Vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır." -Bilgi Arkeoloğu @bilgiarkeologu
Zihnimin Medcezirleri: Yazmak ya da Yazmamak
Bu hayatın omuzlarıma bıraktığı en ağır yük görmek değil sadece. Duymak da, hissetmek de, insanların saklamaya çalıştığı o görünmez çatlakları sezmek de bu yükün bir parçası. Kalabalığın içinden geçen bir adamın sesindeki titremeyi duyuyorum bazen, bir kadının gülüşünün altına gömdüğü kırgınlığı hissediyorum. İnsanların birbirine kurduğu cümlelerin içinde saklanan yorgunluğu, masaların üzerinde unutulmuş bardaklarda bile bir terk ediliş duygusunu fark ediyorum. Herkes hayatın içinden hızla geçip giderken ben ayrıntıların içinde takılı kalıyorum. Çünkü benim lanetim tam da burada başlıyor, çoğu insanın üstünden atlayıp geçtiği şeyler zihnimin içine çivi gibi saplanıyor. Bir yabancının gözlerindeki o dipsiz boşluğu gördüğümde ya da iki insanın birbirini sessizce çürüttüğünü fark ettiğimde içimde görünmez bir düzenek çalışmaya başlıyor. O an zihnim susmuyor artık. Duyduklarım, gördüklerim, hissettiklerim birbirine dolaşıyor. İçimde karanlık bir değirmen dönüyor sanki, her şeyi öğütüp daha ağır bir hale getiriyor. İnsan bazen fazla fark etmenin altında eziliyor. Çünkü farkındalık, dışarıdan bakıldığında bilgelik gibi görünse de içeriden yaşandığında insanın omurgasına saplanmış paslı bir demir parçasına benziyor. Ve işin en acı tarafı şu, bütün bunları yazmak zorunda olmak. Yazmaktan nefret ediyorum. Hem de öyle yüzeysel bir bıkkınlıkla değil. Yazmak benim için romantik bir masa başı seremonisi değil, zihnimin etlerini kendi elimle kesip kağıdın üzerine bırakmak gibi bir şey. İçimde devasa halde dolaşan bir hissi kelimelerin dar boğazından geçirmek boğucu geliyor bana. Çünkü düşünce dediğin şey bazen şekilsiz bir yangın gibi büyüyor insanın içinde. Ama yazıya döküldüğü anda küçülüyor. Eksiliyor. Yaralanıyor. Ben en çok da buna öfkeleniyorum. Zihnimde kıtaları olan bir