Yaldızlı faytonların tekerlekleri, çamurlu caddede kibirli izler bırakarak geçti. Sıçrayan çamur, yolun kenarında dikilen o eski, boyası dökülmüş ahşap konağın duvarına ve tam o duvarın dibinde bekleyen Viyola’nın solgun yanağına çarptı.
Yanağından süzülen çamur mağrur bir sızıydı; ama yukarılardan, tül perdelerin arkasından yükselen o çiğ kahkaha kadar yıkıcı değildi. Kadife koltuklarında dünyayı unutanlar, camın hemen ardındaki bu çıplak sızıyı hiç görmediler. O yaldızlı arabanın içindekiler, kendi küçük, ipekten dünyalarında öylesine büyük bir kibirle oturuyorlardı ki, tekerleklerinin altından sıçrayan çamurun kimin ruhunu kanattığını fark bile etmediler; yeryüzünü sadece kendileri için yaratılmış bir halı, dışarıdaki insanları ise üzerlerine basıp geçilecek tekerlek izleri gibi görüyorlardı. O pencerelerden sızan kadeh çınlamaları, dışarıda, ayazın ortasında ömrünü başkaları için eritmiş bir kadının göğüs kafesine birer taş gibi inmişti..
Viyola, yanağındaki o çamurlu lekeyi silmek için elini bile kaldırmadı. Değil o lekeyi silmek, parmaklarını oynatacak, o soğuk çamuru teninden sıyıracak tek bir zerre takati kalmamıştı içinde. Eski, rengi solmuş gri hırkasının sökük manşetini biraz daha aşağı çekti; sanki üstüne sıçrayan o pislik zaten hep oraya, onun ruhuna aitmiş gibi, dünyanın bu fırlatıp atılmışlığını öylece kabullenmişti. Öyle bir yılgınlıktı ki bu, insanı isyan etmekten bile mahrum bırakan, geride sadece uçsuz bucaksız bir tükenmişlik bırakan cinstendi..
Az önce konağın o ağır, kasvetli kapısından çıkarken eline tutuşturulan buruşuk banknotu cebine bile koymamıştı. Kapının hemen dibindeki merdiven boşluğuna büzüşmüş, soğuktan morarmış elleriyle titreyen yabancı bir çocuğun avucuna bırakıvermişti..Kendi donmuş gövdesini, bir başkasının ısınma ihtimaline