Bir an gözlerinizi kapatın bir azınlığa (ki yaratıcı insanlar, iş adamları oldukça
dar bir azınlığı teşkil eder) bu şekilde bir muamele yapılacak olsa kopacak feryadı
hayal edin. Örneğin, bir filmde; kadınları, eşcinselleri, etnik veya dinî bir azınlığı
aşağılayıcı diyaloglar, sahneler olsaydı, vakit kaybetmeden film “ihbar” edilir,
filmin kurgusu yeniden gözden geçirilir, ardından “affedilemez” mahiyetteki bu
hata için özür dilenir, dahası film vizyondan kaldırılırdı. Peki ya iş adamları, para
kazananlar ve kâr amacı güdenler? Bunlar aleyhine yapılacak her şey mübahtır, zira
onlar affedilemez bir suç işlemekte, her geçen dakika büyük bir günah ile
yaşamaktadırlar, çünkü onlar BENCİLdirler.
İnsanlığı modern/hür/müreffeh bir dünyaya doğru getiren; çok uzak değil,
günümüzden yalnızca birkaç asır geriye gittiğimizde karşılaşacağımız fakirlik,
sefalet ve kölelik ile bugünün dünyasındaki zenginlik ve hürriyet arasında muazzam
bir farkın oluşmasını sağlayan dinamiklere baktığımızda sürecin temel bir düstur
üzerinde yol aldığını kolayca keşfedebiliriz: Bu, gönüllü ilişkiler ağı olarak
tanımlayabileceğimiz “piyasa” (ekonomisinin) yaygınlaşması, yani bireyin kendi
öz-çıkarlarının peşinde koşması önündeki engellerin bertaraf edilmesidir. Bunun
pratikteki manası, mevcut kaynakları fakirler arasında dağıtmaktansa,müteşebbislerin kendi çıkarlarının gereklerini takip ederken daha fazlasının
üretilmesini mümkün kılmaları, böylece mevcut sınırlı kaynaklarla binlerce insanın
ihtiyaçlarının temin edilmesidir. Şüphesiz, sürecin bu şekilde, yani çoğunluğun
refahının artmasını sağlayacak biçimde ilerlemesi ve böyle davranmanın bireyler
için ahlaki bir ödev haline gelmesi, yaratıcı bireylerin hemcinslerine daha büyük
yararlar sağladıklarını kavradıklarından ve bu durumdan duydukları