“sonra ne gördüm bil bakalım! bir uçurtma! ilk kez seninle birlikte görmüştüm geçen yıl. ben ne olduğunu bilememiştim de sen demiştin uçurtma diye. kocamandı seninle gördüğümüz. bizim göğümüzdeydi hem. bu seferki o kadar büyük değildi ama maviydi onun gibi. ağabeye dedim ki:
“bak, uçurtma kaçmış!”
“hani bakayım! nereden kaçmış?”
“bizim göğümüzden kaçmış. ama onu sakın vurma!”
ağabeyin gözleri doldu ben böyle deyince. bana simit aldı. babam gibi.”
“insan, böylelikle, umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır. ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasındaki bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman, bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir,hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.”
aile nedir sence dedi yusuf, uzun bir susuş sonrası çamurlu yaşlarını kazağına silerken. “leş kokulu bir mikrop böyle kan kusturan, insanın içinı sinsice sarıp çürüten , öldürmeyip de süründüren bir illet. işte bu kasaba da o illetin karantinası, hastalığın kapanı. tepemizdeki rüzgar niye bu kadar deli sanıyorsun, baişka yerde böyle mi? kokumuzu dağıtmak için. çürüyoruz burada, tıkılı kalmışız.”
“her şeyin anlamını yitirdiği bir dünyada tüketim iştahı ve hazzı, insanların hayatına yön verecek tek şey haline gelmektedir. tarih, toplum, medeniyet, gelenek ve hafıza gibi kavramlar giderek anlamını yitirmekte yahut yeni anlamlar kazanmaktadır.”