Bazı kitaplar vardır, okuyup bitirdiğinizde kapağını kapatamazsınız çünkü içindeki o devasa acı dışarı taşmıştır. Wolfgang Borchert’in "Kapıların Dışında" tam olarak böyle bir eser. Kitaba geçmeden önce, bu kelimeleri kağıda döken o yorgun kalbe, yani yazarımıza bir göz atmak lazım diye düşünüyorum.
Açıkçası Borchert’in hayatı, eserinden daha az trajik değil. İkinci Dünya Savaşı’nın en sert dönemlerinde cepheye sürülen, orada hem fiziksel hem de ruhsal ağır yaralar alan genç bir adam. Nazi rejimine muhalif olduğu için hapislerde çürümüş, zulüm görmüş, en nihayetinde karaciğer hastalığına yakalanmış, henüz 26 yaşındayken hayata veda etmiş ve yıkım edebiyatı denince akla gelebilecek ilk yazarlardan biri Borchert.
Acı olan şu ki; bu muazzam oyunun prömiyerinden sadece bir gün önce hayata veda ediyor. Kendi feryadının yankısını duyamadan gidiyor aslında. İşte bu yüzden kitaptaki her cümle, öleceğini bilen bir adamın dürüstlüğünü ve öfkesini taşıyor adeta.
Kitap, savaşın bitip "her şeyin düzeldiği" söylenen o döneme bir başkaldırı niteliğinde. Kahramanımız Beckmann, Rusya cephesinden dönen, ayağı aksak, gözünde garip bir gaz maskesi gözlüğüyle hayata tutunmaya çalışan bir asker. Ama döndüğünde ne evini, ne karısını, ne de bıraktığı toplumu yerinde bulabiliyor. Beckmann için her kapı yüzüne kapanıyor. Toplum onu "hatırlamak istemediği bir geçmiş" olarak görüyor. Kimse sorumluluk almak istemiyor. Borchert burada muazzam bir soru soruyor: Savaşı başlatanlar sıcak yataklarında uyurken, gencecik yaşta ruhları çalınan bu adamlara kim hesap verecek?
Bu eser sadece "savaş kötüdür" diyen bir kitap değil; savaşın bireyin ruhunda bıraktığı o onarılamaz hasarın anatomisi niteliğinde. Beckmann aslında Tanrı’ya, generallere, kadere ve her şeyden önemlisi vicdanını