Hikaye, isimsiz anlatıcının, 1912’de “ Oceania” transatlantiğiyle Hindistan’dan Avrupa’ya yolculuğu ile başlıyor. İsimsiz anlatıcı, tabuttan farksız olan kamarasında rahatsız olduğu için, gece yarısı nefes almak için güverteye çıkıyor; “Öylece durdum ve gökyüzüne baktım; kendimi, yukardan sıcak suyun döküldüğü bir banyoda gibi hissediyordum, elimi yıkayan tek şey o beyaz ve ılık ışıktı; omuzlarıma, başıma yumuşacık dökülüyor adeta içime işliyordu, çünkü içimdeki bütün karanlıklar birdenbire aydınlanmıştı. Özgürleşmiş gibi nefes alıyordum; arınmış, bir anda saadete kavuşmuştum.” Okurken ben de kendimi bir an için okyanusun ortasında bir geminin güvertesinde hayal ettim, ışık olmayınca, bulutsuz gecelerde yıldızlar çok parlak ve yakın gözüküyor, tam da Yazarın söz ettiği ”beyaz hiyeroglifler” gibi… Bir yerde rahat oturup ya da bir şezlonga uzanıp, onları izlemeyi kim sevmez ki ?!
Hikayenin devamında, bir doktorun, daha doğrusu bir adamın, çünkü nihayet, doktorlar da insanlar, bir kadına karşı duyduğu, karmaşık duyguların sürükleyici hikayesini dinliyoruz. Ben okumadım, dinledim âdeta…
Amok bir yerel hastalık olduğunu bilmiyordum, öğrendim…Hakikaten, İbni Haldun çok haklı, “coğrafya kaderdir” ve hepimiz, doğduğumuz ve yaşadığımız coğrafyanın az çok etkisini taşıyoruz. Son zamanlarda yazları Türkiye’de sık sık çöl sıcakları yaşadığımızda, havanın etkisini bizzat üzerimde, Zweig’in tarif ettiği gibi hissediyorum “…insanın iliklerine işler, halsiz ve bitkin düşersiniz, pelteleşir, denizanası gibi olursunuz.”
O yüzden sıcak ülkelerin insanları tembel olur, bir deniz anası ne kadar haraketli olabilir ki?! Genelde iki ya da üç kitap aynı anda okurum, okuldan kalmış bir alışkanlık ve tamamen tesadüfen, Amok Koşucusu ile birlikte, Roy Jacobsen’in Görülmeyenler romanı denk