Post-modern romana geçiş ilk defa denenmesine rağmen gerçekten de güzel bir roman olmuş. Romanda ki betimlemeler ve tasvirler gerçekten de çok iyi, zihninizde o sahneler canlanabiliyor. Kitabın içinde kendinizi hissediyorsunuz.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu 1929 yılında Cumhuriyet gazatesinde yayımlanmış, 1930 yılında ise kitap olarak basılmıştır. Romanın yazıldığı dönem 2. Dünya Savaşı' nın en hararetli zamanlarıdır. Fakat savaşın etkileri romanda yansıtılmamış başka bir deyiş ile roman savaşla ilgilenmemiştir. Romanın yazarı Peyami SAFA' dır. Peyami SAFA 1899'da İstanbul' da doğdu, 15 Haziran 1961' de yaşamını yitirdi. Babası şair İsmail SAFA' dır. Düzenli bir eğitim almadı. Kendi kendini yetiştirdi. İlk romanı '' Sözde Kızlar'' dır.
Peyami SAFA Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı eserinde hasta genç psikolojisini ve kendi otobiyografik romanı olarak ortaya koymuştur. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu' nun konusu: Küçük yaşta babasını kaybetmiş, dizinden uzun süredir hasta, İstanbul'un kenar semtlerinden birinde annesi ile birlikte yaşamakta olan on beş yaşlarındaki fakir kahramanın, birlikde büyüdükleri ve kendisinden dört yaş büyük olan Paşa'nın kızı Nüzhet' e karşı beslediği duygular; aralarındaki zıtlıklar yüzünden bu duyguların sebeb olduğu çatışmalar ve hastalığındaki olumsuz gelişmeler sebebiyle yaşadığı maddi ve manevi sıkıntı, acı, buhran ve bunalımdır.
'' Öğleye doğru muayene odasının önü doldu. Sıralarda oturacak yer kalmadığı için yeni gelenler ayakta durdular ve anneler, hasta çocuklarını dizlerine oturtabilmek için duvar diplerine çömeldiler.'' ( Sayfa.1 )
Romanın ilk satırlarından itibaren okuyucuyu '' hastane'' ve '' hastalık '' teması sarmaktadır. Kahramanın sekiz yaşından beri sol dizinde bulunan meçhul hastalık dolayısıyla '' hastane '' ve '' hastalık '' ile
Albert Camus' un okuduğum ilk ve tek kitabıdır. Bir kez orta sonda bir kez de lise sonda okudum bu kitabı.
Kitapta Meursault diye bir karakter var ki kendisine duyduğum hayranlığı bir Catalina Otalvaro' ya duyuyorumdur, o da belki yani. Bizim ara sıra yaptığımız gibi cool görünmek amacıyla umursamaz bir tavır takınmıyor Meursault; düşünmediği hissetmediği için de bu kadar vurdumduymaz olmuyor. Aksine fazlasıyla düşünüyor karakterimiz ve her şeyin boş olduğu, ölümün olduğu yerde her şeyin anlamsız olduğu fikrine düşünerek varıyor ve baştan kabulleniyor her şeyi.
Sırf şu kitapla ilgili görüşlerim genel görüşlere uymuyor diye bile ayrıca hayran olabilirim Camus' ya ve Meursault' ya. Camus o kadar muhteşem bir kitap yazmış ki kitabın ana karakteri Meursault' nun kitap boyunca toplum tarafından maruz kaldığı dışlanmanın aynısı, kitap bittikten sonra da reel hayatta okuyucuların yorumlarıyla devam etmekte. Sırf bunun için bile duvara Meursault yazar, önüne geçer 1 dakika saygı duruşunda bulunurum lan.
Bulantı, Yabancı' nın yanında nasıl görkemli duruyorsa; Yabancı' nın kahramanı Meursault da Bulantı' nın kahramanı Roquentin' in yanında öyle görkemli durmaktadır. Roquentin' in giderken Meursault dönüyormuş denebilir sanırım. Şimdi Roquentin etrafına bir bakıyordu 'ne lan bu saçmalık, niye varız ki lan biz, var olmamız için tek bir nedenimiz bile yok, her şey aynı, amaçsız yere varız'' diye bir şeyler geveliyordu ya hani işte Meursault o evreyi çoktan geçmiş. Varız ama olmasak da hiçbir şey değişmez zaten diyerek anasının ölümüne bile duyarsız kalabiliyor. Şimdi buradan iki farklı şey çıkarabiliriz;
1- Bunlar varlar ama olmasalar da bir şey olmaz çünkü zaten varlıklarının farkında olmadıklarından, neden var olduklarını merak etmediklerinden aslında yoklar diyerek etrafa bir
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,3bin okunma