Her zaman, on altı yaşımdan ve çocuk bakıcılığından biriktirdiğim paralarla Rusya’ya gittiğimden beri, yolculuğun her bedele ve fedakarlığa değdiğini hissettim. Yolculuğa olan aşkımda, diğer aşklarımda olmadığım kadar sadık ve sabitim. Yolculuğa karşı, tıpkı yeni anne olmuş, mutlu birinin, başa çıkılması imkansız, sancılı, yerinde duramayan yeni doğmuş bebeğine hissettiklerini hissediyorum; tek farkla: Başıma ne getireceğini umursamıyorum. Çünkü ben buna tapıyorum. Çünkü bu bana ait. Çünkü tam olarak bana benziyor. İsterse her yerime kusabilir, umrumda değil.
Rumi bir zamanlar öğrencilerinden yaşamda en çok istedikleri üç şeyi yazmalarını istemişti. “Eğer listedeki herhangi bir madde bir diğeriyle çakışırsa, mutsuzluğa mahkum edilmişsinizdir.” O, yaşamı en iyi şekilde yaşamanın yolunun tek bir noktaya odaklanmak olduğunu öğretti.
"Bay Vinson'ları atlattıktan sonra, gönlünde yatan türden bilgiye adım adım yaklaşmaya başlayacaksın; yani, istiyorsan, arıyorsan ve bekliyorsan onu. Diğer pek çok şeyin yanında, insanların davranışları karşısında aklı karışan, korkuya kapılan, hatta hasta olan ilk kişinin sen olmadığını anlayacaksın o zaman. Bu konuda hiç de yalnız değilsin. Heyecan ve dürtüyle öğrenmek isteyeceksin. Aynı senin şimdiki durumunda, pek çok, pek çok insan ahlaksal ve ruhsal sorunlarla karşılaşmış. Ne mutlu ki, bazıları bu sorunları yazmışlar. Onlardan öğreneceksin bunları; eğer istersen. Aynı biçimde, bir gün senin önereceğin bazı şeyleri başka birinin gelip senden öğrenmesi gibi. Ne güzel bir düzen bu, sırayla, karşılıklı. Ve, eğitim de değil bu. Tarih bu. Şiir bu."
"Bak, ne diyor: 'Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.'"