Ruhu şöyle cevap verdi: “Tanrı senin içini, eksiksiz bir Tanrı bilgisiyle doldurdu ve sen bu bilgiyi başkalarına dağıttın. Paha biçilmez inciyi böldün, dikişsiz giysiyi parçaladın. Bilgeliği dağıtan kişi, kendinden çalar. Servetini bir hırsıza teslim etmiş gibidir. Tanrı senden daha bilge değil mi? Sen kim oluyorsun da Tanrı’nın sana açıkladığı sırrı başkalarına aktarıyorsun? Ben bir zamanlar zengindim, sen beni yoksullaştırdın. Bir zamanlar Tanrı’yı görürdüm, şimdi sen O’nu benden gizliyorsun.”
————
Üçüncü gün akşam olurken, Yedi Günahlar Şehri’nin koca kırmızı kapılarına yaklaştılar. Şehirden kahkahalar yükseliyordu.
Bunu duyan genç hırsız da güldü ve kapıyı çalmaya yeltendi. Tam o sırada Mümzevi koşup geldi, eteğine yapıştı ve dedi ki: “Ellerini ileri uzat, kollarını boynuma dola, kulağını dudaklarıma yaklaştır. Tanrı bilgisinin bana kalmış olan kısmını sana vereceğim.” Genç Hırsız durdu.
Münzevi Tanrı bilgisini aktardığında, yere çöküp ağladı; koyu bir karanlık, şehri ve genç Hırsız’ı kendisinden gizliyor, artık onları göremiyordu.
Yere yatmış ağlarken, yanında birinin durduğunu fark etti; yanında duran Varlık’ın pirinçten ayakları, ince yüne benzeyen saçları vardı. Münzevi’yi ayağa kaldırdı ve ona dedi ki: “Daha öncr eksiksiz Tanrı bilgisine sahiptin. Şimdi eksiksiz Tanrı sevgisine sahip olacaksın. Niçin ağlıyorsun?”
Bir süre, inanmam gerektiğini söyledikleri her şeye az kalsın inanacaktım. Gilead’daki pek çok insanın inandığı gibi, ben de aynı nedenlerle kendimi inançlı bir insan gibi gördüm, çünkü böylesi daha az tehlikeliydi. Ahlaki ilkeleriniz yüzünden kendinizi bir trenin önüne atıp, sonra içi boş bir çorap gibi ezilmiş bulmanın ne anlamı olurdu ki? Kalabalığın arasına karışıp gitmek, dindarca dua eden, kaypak ve dalkavuk olan, nefret saçan bir kalabalığın içinde olmak daha iyi değil miydi? Yaşama şansınızı yükseltmek için taş atmak, taş yemekten daha iyi değil miydi?