Evet, günler, aylar, yıllar. Kitap boyunca birkaç defa okuyoruz bu üç kelimeyi. Ve bu tekrarın sırıtmadığını da söyleyebilirim. Öncelikle 103 sayfa olması nedeniyle bir günde bitiririm dediysem de ilk gün 50 sayfa okudum. Bunun kitap ile bir ilgisi olmadığını, uykuya direnemediğimi söyleyebilirim. Ertesi gün ise fırsat olmadı ama bugün kalan 50 sayfayı okumaya çalışırken biraz yorulduğumu fark ettim. Galiba kalan 50 sayfanın biraz daha sorunlarla daha yoğun bir şekilde mücadele etmesi ve her şeyin daha da kötüye gidiyor olmasıydı diyebilirim. Birkaç yorumda insanların bazı spesifik olaylardan tiksindiklerini ifade ettiklerini okusam da benim adıma öyle bir şey olmadı.
Kendimce kitap adına şunu kabullendim: Ben bu öyküden aksiyon, heyecan, bir sonuç beklemedim. Aslında en başından itibaren akışı belliydi. Bu nedenle hayal kırıklığına da uğramadım. Konusuna gelecek olursak;
Balou Sıradağlarındaki köylerdeki bütün insanlar kuraklık nedeniyle köylerinden göç etmek zorunda kalırlar. Ancak -devamlı yaşını vurgulayan- 72 yaşındaki ihtiyarımız, adını da bilmeyiz kendisinin, uzun yolları ve aslında bence içinden gelmeyişini de bahane ederek köyde kalmaya karar verir. __Kitap yazmasa da neden içinden gelmediğini düşünüyorum, bence kitap boyunca ihtiyarın karakterini okuduğum zaman aslında kendisinden büyük işler bekleyen, kahraman rolüne bürünmeye çalışan bir adamdı o. Eğer güçten bahsedecek olursak, sadece su içebilmek adına günde 20 kilometre yol yapan bir adamdı bu ihtiyar. Nitekim mısır yetiştirdiği zaman, köylüler şehre geri döndüğü zaman onun mısır taneleri ile yeniden hasat yapabileceklerini, kahraman olabileceğini hatta kendisinin heykelinin bile dikilebileceğini düşünüyor. Bir noktada Kör köpekle olan ilişkisini de buna yordum. Köpeğe bu kadar nazik davranmasının
Kitabı daha ilk almadan arka yazısından lolitanın farklı bir versiyonu diye düşünerek almıştım(ana karakterin yaptığı şeyi tamamen meşrulaştırması ve kendini 12 yaşında bir kızla bir görmesi) fakat yanılmışım.
Ana karakterimiz 90 yaşına yeni basmış. Fakat yaşlandığı hissini daha orta yaşlarından hissetmeye başladığını etrafındaki insanların ona bakış açısıyla anlatır.
Öyle bir anlatır ki kendisinden duyduğu tiksinçlik ve karakterin kendi yalnızlık haliyle empati kurarsın. Öyle bi empati kurarsın ki genelevde görevli ''öğrenci'' diye nitelendirilen küçük bir kızla ilişkisini bu sefer sen bile kendin meşrulaştırmış gibi hissedersin.
şahsen en son kendimi sorguladım ben niye bunu onayladım az önce diye. Spoilersız böyle anlatabilirdim Kesinlikle okuyun arkadaşlar marquez'in okuduğum ilk kitabıydı.
Serinin ikincisi, keyifle okuyor inceliyorsak herşey yolunda demektir Ben de keyifle onunla inceliyor o okurken dinliyorum sevdiğimiz seri kitaplara eklendi
Şermin Yaşar okumayı o kadar çok seviyorum ki... "Gelirken Ekmek Al" ve "Söyleme Bilmesinler"i okurken dedim ki; bu iki kitabı favorim, yazar bende artık bunun üstüne çıkamaz diye düşünüyordum. Fakat bu kitabı okuduğumda da favorilerime bir favori daha eklendi. Yahu bir yazar bu kadar mı bizden biri olur, bu kadar mı basit şeyleri görmemize yardımcı olur. Daha ne yapsın Şermin Yaşar. Bayıldımm. Muhakkak, herhangi bir kitabındaki bir karakter sizin belki evinizden, belki yakın arkadaşlarınızdan, belki çevrenizden, iş ortamınızdan biri. Romanlarında, öykülerinde ele aldığı olaylar hepimizin hayatında yaşadığı var olan gerçekler.
Şermin Yaşar'ın bana öğrettiği başka bir şey ise empati yapmak ama gerçekten empati yapmak. Hani günlük hayatımızda hepimizin dilinde pelesenktir. Herkes kendince haklıdır. Haklı olduğumuz taraflarda ise karşı tarafın ne hissettiğini ve ne düşündüğünü önemsemeyiz, aslında ilgilenmeyiz. Onun ne hissettiğinin bir önemi yoktur çünkü biz haklıyızdır. Haklılık daha önemlidir ve daha baskın olan duygudur. Gerçekten haklı da olabiliriz bu arada. Ben, bu romanda da bunu gördüm. Bütün karakterler kendilerince haklılardı. Birini dinlesem diğerine kızıyordum, diğerini dinleyince ise birinciye kızıyordum. Sonra baktım ki herkes kendince haklı aslında kimseye kızmanın bir anlamı yok. Bu insanların çevremde de olduğunu görünce bir aydınlanma yaşadım. Dışarıdan baktığımda okuduğum romanın da etkisiyle daha net görebiliyordum artık. İnsan olayların içinde olunca fark edemiyor bazen.
Meltem'le ben de yeniden doğdum ve Meltem'le birlikte ben de birçok şeyi daha yeni fark ettim.
Şermin Yaşar
Jean-Christophe Grangé benim için sadece sevdiğim bir yazar değil; polisiye ve gerilim edebiyatına adım attığım ilk durak. Yıllardır tüm kitaplarını okuyup kitaplığımda biriktirdiğim, ne yazsa merakla elime aldığım bir yazar. Bu yüzden Ben Şeytanın Oğluyum benim için sıradan bir biyografi ya da anı kitabı olmadı.
Bu kez sayfalarda bir kurgu değil, Grangé'nin kendisi var. Kendi ifadesiyle "nihai hesaplaşması" olan bu kitapta, hiç tanımadığı ama hayatı boyunca gölgesini ve korkusunu hissettiği babasıyla yüzleşiyor. Ancak kitap yalnızca bir babanın hikâyesi değil; aynı zamanda annesi Michèle'ye ve anneannesi Andrée'ye yazılmış uzun bir minnettarlık mektubu. Grangé'nin çocukluğunu kötülükten, korkudan ve karanlıktan koruyan iki güçlü kadına duyduğu sevgi ve şükran her sayfada hissediliyor.
Yıllardır okurlarının "Böyle şeyler nasıl aklına geliyor?" sorusuna verdiği en uzun cevap belki de bu kitap.
Romanlarının yazım süreçlerini, ilham kaynaklarını, yaşadığı depresyon dönemlerini ve eserlerinin ardındaki duygusal zemini anlatıyor. Özellikle hem onun hem de benim en sevdiğim romanlarından biri olan Siyah Kan hakkında anlattıkları benim için ayrı bir değer taşıdı.
Kitap boyunca Grangé'nin babasından "şeytan" diye söz etmesine rağmen anlatının merkezinde yalnızca öfke yok. Annesine bakışında suçlamaktan çok anlamaya çalışan bir yaklaşım var. Bir dönemin kadınlarının sessizliğini, toplumsal baskıları ve "aile fotoğrafını koruma" çabasını da sorguluyor. Bu yönüyle kitap yalnızca kişisel bir hikâye değil, aynı zamanda bir dönemin ruhuna da ışık tutuyor.
Elbette romanlarındaki gerilimi ya da sürükleyici kurguyu burada aramamak gerekiyor. Bu kitap, Grangé'nin zihninin ve kalbinin kapılarını aralayan samimi bir anlatı. Romanlarındaki karanlığın, kötülük temasının ve insan ruhuna
Ben İnce Memed’i sadece okumadım; Dikenliözü köyünün tozlu yollarında yürüdüm, o dağların ayazında üşüdüm, her karakterin yerine geçip o hayatı bizzat yaşadım.
Kitap boyunca Memed’e yeri geldi çok kızdım. O gencecik kafasıyla aldığı fevri kararlara, toyluğuna, sevdiklerini korumak isterken ateşe atışına "Yapma be Memed!" diye az söylenmedim. Ama o omuzlarındaki devasa haksızlığı, Abdi Ağa’nın zulmünü ve çaresizliğini gördükçe kızgınlığım yerini derin bir üzüntüye ve şefkate bıraktı. En sonunda ise, o düzene karşı tetiği çekip köylünün hakkını aradığında, içimde sanki dağlar hafifledi, büyük bir sevinç duydum.
Bu romanda beni en çok yaralayan ise Recep Çavuş oldu. O, dağların bilgesiydi; Memed’in arkasındaki dağ gibi babaydı. Onun o hain pusuda vuruluşu içimi paramparça etti, sanki ben de onunla birlikte savunmasız kaldım. Tabii bir de Horalı var... Abdi Ağa’nın açık kötülüğünden ziyade, Horalı’nın o sinsi, çıkarcı ve arkadan vuran kaypaklığı içimi üşüttü. İnsanın canını asıl yakanın kurşun değil, ihanet olduğunu onunla anladım.
Yaşar Kemal öyle bir dünya kurmuş ki; Döne’nin acısında feryat ettim, Hatçe’nin parmaklıklar ardındaki çaresizliğinde sustum. İnce Memed 1, benim için sadece bir eşkıya hikayesi değil, insanın içindeki o hiç sönmeyen adalet ve insanlık kavgasının ta kendisidir.