"Sonunda dünyanın hiçbir kıymeti yok. Kıymeti olan sadece kalplerimizde kalan." "Bir şey vardır, öyle yaralar, yakar ve acı verir ki, belki ölüm bile bu ısdırabı dindiremez..." "Fakat sonra geri döndün , çünkü başka şansın yoktu. Ben de seni bekledim, çünkü benim de başka şansım yoktu. İkimiz de bir kez daha görüşeceğimizi biliyorduk; ve sonra biteceğini." "Zaman her şeyi muhafaza eder ama hepsi rengini kaybeder: metal plakalara sabitlenen çok eski fotoğraflar gibi." Mumlar Sonuna Kadar Yanar Sándor Márai
Alıntı
ŞUURUN KAYNAĞI: RUH ve RUHÎ ÇABA...
(...) Bilgiden bahsedebilmek için bilen ve bilinen lâzımdır; fakat bilenin bilinene yönelişi kendiliğinden açıklanmış değildir. “Bilgi bilene vardır” hükmü, bilgi teorisini doğrudan “bilenin mahiyeti”ne bağlar. Bilen kimdir? Eğer bilen yalnız akılsa, bilgi aklın kavramlarına sıkışır. Eğer bilen yalnız duyumsa, bilgi intibalara iner. Eğer bilen yalnız dilse, bilgi söylem ve işaret ağına kapanır. İBDA’da bilen, bütün bunların üstünde ve hepsini içine alacak şekilde ruhî şahsiyettir. Bu sebeple bilgi, aklın nesneyi kuşatması değil; ruhun, akıl da dâhil bütün melekeleriyle bilinen karşısındaki tavrıdır. Bilgi, ruhîlikten koparılamaz çünkü bilen, son tecritte ruhtur. Bilinen, ruha kendini empoze eden ve şuurda mevzu hâline gelen varlıktır. İBDA bu noktada şuurun kaynağını akılda bulmaz. Akıl, ruhun bir şubesi ve âleti olarak bağlar, ayırır, tecrit eder, nisbet kurar ve hükme getirir; fakat şuurun kaynağı değildir. İBDA’da şuurun kaynağı, son tecritte ruh ve ruhî çabadır. Akıl, bu şuurun kaynağı değil, onun Halk Âlemi’nde iş gören bağlayıcı ve tahlil edici âletidir. Akıl, kuşattığı şeyi anlar. Bu sebeple aklın sahası, kuşatılabilir olanla, yâni kemmiyet ve keyfiyetler âlemiyle sınırlıdır. Bu yüzden son tecritte, ben şuurunun kaynağına inildiğinde akıl değil, ruh kalır. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki münasebette, bu münasebeti mümkün kılan ruhî faaliyetin mahsûlüdür. Ruh ise aklın kavrayacağı bir nesne değildir; çünkü akıl, bir şeyi kuşatarak anlar ve bu kuşatma ancak keyfiyetler ve kemmiyetler âleminde, yâni ölçülebilir, ayrılabilir, sınıflandırılabilir sahada mümkündür. Ruh ise Halk Âlemi’nde bedene ilişik görünse de, mahiyeti bakımından bu ölçülerin dışında kalır. **Ruh, Emr Âlemi’ne bağlı, Halk Âlemi’nde bedene ilişmiş, aklın kuşatamayacağı, ancak
Epistemoloji
Reklam
Ya ben cengiz çakmakla fazıl saya çok gülüyorum bir de Orhan pamuğa
Ben Kusura Değil, Hep Sana Baktım
Belki sen farkında bile değildin ama ben seni severken kusurlarınla kavga etmedim. Çünkü hiçbir insanın eksiksiz olmadığını biliyordum. Bu yüzden hatalarını bir hesap defteri gibi önümde tutmadım. Yanlışlarını büyütmedim, eksiklerini yüzüne vurmadım. Seni değiştirmeye çalışmadım. Çünkü sevmenin biraz da karşındaki insanı olduğu gibi kabul etmek olduğuna inanıyordum. Kusursuz değildin, ben de seni kusursuz sanmadım. Ama seni kusurlarınla birlikte sevdim. Bazı kırgınlıkları görmezden geldim, bazı sözlerini duymamayı seçtim. Eksiklerini sana karşı kullanmadım. Çünkü sana duyduğum sevgi, kusurlarının bittiği yerde değil, tam da onların arasında büyüdü. Yine de zamanla fark ettiğim bir şey oldu. Ben senin hatalarına anlayış gösterirken, aynı anlayışın bana gösterileceğinden hiçbir zaman emin olamadım. Hatta içten içe biliyordum, senin yaptıklarını ben yapmış olsaydım, bana aynı sabrı göstermezdin. Benim sustuğum yerde sen susmazdın, benim affettiğim yerde sen affetmezdin. İnsan bazen bir gerçeği kabul etmek istemese de kalbi ondan kaçamıyor. Belki de can yakan şey yapılan hatalar değil, sevgiyi taşıma biçimlerimizin birbirinden bu kadar farklı olmasıdır. Ben en derin yaraları örtmeye çalışırken, sen en küçük çizikleri bile büyütebilirdin. İşte o zaman insan, sevginin yalnızca sevmek değil, aynı zamanda anlayabilmek ve adil olabilmek olduğunu öğreniyor. Bugün dönüp baktığımda sana kızgın değilim. Sadece bazı sevgilerin aynı kalpte büyüse bile aynı şekilde yaşanmadığını biliyorum. Çünkü bir insanı gerçekten sevdiğinde, bazen onun yükünü de taşıyorsun. Ama herkes başkasının yükünü taşımaya aynı ölçüde razı olmuyor. Hayatın da sevginin de değişmeyen bir hesabı var. Kimse başkasının vicdanıyla yargılanmıyor. Her koyun kendi bacağından asılır, her yürek de sevgisiyle
Hani Yusuf babasına şöyle demişti: “Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldız, güneş ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.” (Yûsuf 12/4) İbn-i Âşûr şöyle der: “ALLAH, bu rüyayı Yusuf’a (aleyhisselâm) makamının yüceliğine dair bir işaret kılmıştır ki, başına her sıkıntı geldiğinde onu hatırlasın ve böylece nefsi huzur bulsun; akıbetinin güzel olacağını bilsin.” Buradan şu da anlaşılır ki: ALLAH Teâlâ, müminle sadece musibet ve sıkıntı anında yahut sonrasında değil, ondan önce de beraberdir. Kulunu musibete hazırlayacak sebepleri takdir eder, ona yardım edecek şeyleri daha bela gelmeden gönderir. Ne zaman bir darlık veya musibetle karşılaşsan, ALLAH’ın daha önceden sana lütfettiği nimetleri ve hazırladığı sebepleri hatırla. Göreceksin ki, sabretmene, ayağa kalkmana yardımcı olan ve acının yükünü hafifleten nice ilâhî tedbirler önceden hazırlanmıştır. İnsanlar, acı geldikten sonra senin yanında olabilir, seni teselli edebilirler. Fakat acı henüz gelmeden önce seni ona hazırlayan ve destekleyen ise yalnızca ALLAH’tır..." |Abdullah Belkâsım
Din İslam
1- Gönül Ley’Lâdır…
Gönül Ley’Lâ’ya benzer; Herkes adını bilir, Kimse hakikatini bilmez. Kimi ona kavuşmak ister, Kimi onu unutmak ister. Ama gönlüne bir kere Ley’Lâ düşen, Artık hiçbir geceden eskisi gibi çıkamaz… “Mecnûn’a sordular: Leylâ’nın nesini seversin? Dedi ki: Benim gözümle bakarsanız anlarsınız.” Ley’Lâ sadece bir kadın adı değildir. Ley’Lâ; • Sırdır, • Gaybdır, • Bilinmezliktir, • Derinliktir, • Aşkın kendisidir. Bu yüzden Mecnun’un Ley’Lâ’da kalması, bir sevgilide kalması değil; bir sırda kaybolmasıdır. “Ben Mushaf’ı hatmeyledim, o Velleyl’de kaldı.” Ömer Demirbağ
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam