Hani insan bir başarısızlık sonucunda zihinsel güçlerinin yetersizliğinin ve eksikliğinin farkına vardığında kendi kendine öfkelenir ya, işte ben de öyle öfkeleniyordum kendime. Fakat hatırlayacağıma dair umudumu yine de kaybetmedim. Ufacık bir şey de olsa hemen hatırlayacaktım, biliyordum, çünkü hafızamın tuhaf bir özelliği vardır. İyi ve kötü yanları olduğu gibi başına buyruk ve pek inatçıdır, ama tüm bunların yanı sıra inanılmaz sadıktır da. Hafızam olaylarda olduğu gibi yüzlerde, okunanlarda ve yaşananlarda da en önemli olanı çoğu kez kendi karanlıklarına çeker ve bu derinliklerden bir zorlama olmadan, sadece isteğim çağrısıyla hiçbir şeyi vermez. Fakat kayıp gitse de ufacık bir ipucu, bir kartpostal, bir zarf üzerindeki yazı, sararmış bir gazete sayfası da olsa, unuttuğum şey her ne ise, oltaya yakalanmış balığın karanlık suların içinden fırlaması gibi hafızamda her şeyiyle birlikte canlanıverir İşte o vakit bir insana ait tüm ayrıntıları hatırlarım; ağzını, gülerken ortaya çıkan, ağzının sol tarafındaki eksik dişi, kahkahasındaki çatlak tonu, bıyığının nasıl titrediğini, yüzünün nasıl değiştiğini, hepsini ama hepsini hayalimde canlandırabilir, yıllar öncesine gider ve o insanın bana söylediği her sözü hatırlayabilirim. Fakat geçmişi tüm duygularıyla görebilmek ve hissedebilmek için her defasında duyusal bir desteğe, gerçekliğe dair ufacık da olsa bir yardımcıya ihtiyaç duyarım. Bu nedenle daha da iyi düşünebilmek, o gizemli oltanın ucuna takılan şeyleri çıkarabilmek, hatırlayabilmek için gözlerimi iyice kapatırım. Fakat hiçbir şey çıkmadı. Hiçbir şey, hiçbir ipucu gelmedi! Hepsi enkaz altında kalmış, unutulmuştu. Ve ben şakaklarımın arasındaki o kötü ve inatçı hafızama o kadar çok öfkelendim ki, alnımı yumruklayacak hale geldim, tıpkı bozuk otomatı istediğiniz