Özgürlüğe Uçuş
9/10
·96 syf.··
2026 53. kitabı
·
4 saatte okudu
·
Okunma: 01 Haziran 2026 23:36
Jonathan… Gördüğüm bütün martılara verdiğim isim. Çok kıskanıyorum onları desem yalan da olmaz. Çünkü yaz-kış hep denizdeler. İnsanlar yazın denizden çekildiği zaman bütün deniz martılara kalıyor ki onları öyle denizin üstünde gördüğümde hep imreniyorum. Tertemiz, bembeyaz tüyleri ve turuncu gagalar olan güzel canlılar. Çoğu insan martılardan korksa da ben çok seviyorum onları. Havalar soğuduğunda, deniz dalgalandığında sahilde birbirlerine sokulup çok güzel bir direniş pozu verirler. Ben de bankta oturup onları izlerim. Martıyla ilgili şöyle bir anım da var: Bir gün denizde yüzerken bir martı suyun üstünde bana doğru yaklaşmıştı. Normalde korkup uçması gerekirken iyice yaklaştı bana. Aslında kanat çırpıyor ama bir şey uçmasına engel oluyordu. İyice yanıma yaklaştığında ayağına dolanan bir misine fark ettim. Martıyı sahile götürdüm ve oradakilerin yardımıyla ayaklarına dolanan misineyi kestik. Ellerimle martıyı havaya doğru bıraktım. Birkaç tur üstümüzde uçup sanki bize teşekkürlerini ilettikten sonra özgürlüğüne uçtu. Bu mutlu anı hiç unutamam. Hala boş vakitlerimde simit alır, Boğaz’da seyahat eden gemilerden birine tek başıma biner (nereye gittiği önemli değil ama en uzun rota hangisiyse onu tercih ediyorum) geminin arkasından martılara simit atarım. Neşeli çığlıkları hep mutlu eder beni. Ama bu kadar martı anısından sonra kitaba döneyim. Kitabımızın kahramanı olan Martı Jonathan’ın diğer martılar gibi olmak istememesiyle başlıyor konu. Niyeti uçmak. Hem de uçmanın çeşitlerini yaşamak. Ama bu durum sürüden dışlanmasına sebep oluyor. Fakat hiçbir zaman pes etmiyor ve istediği değişimi yaşıyor. Ve onun gibi gelen martılara da yol göstererek onların da dönüşümüne öncülük ediyor. Burada değişimden kastım dönüşüm. Aslında martı benzetmesiyle bizlere ders veriyor
Martı Jonathan LivingstonRichard Bach · Epsilon Yayınları · 201680,1bin okunma
5/10
·240 syf.··
2026 49. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 06 Mayıs 2026 16:55
Merhaba arkadaşlar. Yayından kaynaklı mı yoksa böyle bir tarza alışamadığımdan mı bilmiyorum ama yazarın eserleri bir türlü zihnime yerleşmiyor. Herkesin ilginç biçimde bir seveni ve ölümüne savunanı da var. İstediğimiz gibi eleştiremiyoruz ama şunun farkında ve bilincindeyim ki aynen söylendiği gibi yazmak deliliktir ve fark ettim ki yıllardır ben de yazmadan duramıyorum. Takip ettiğim diğer bazı arkadaşlarda da bu var. Bütün her şeyimizi yazarak açıklıyoruz. Hatta bu artık öyle bir noktaya geldi ki bazen konuşarak anlatamadıklarımı yazarak daha iyi anlatabiliyorum ve bir şeyleri konuşmak yerine yazmanın daha doğru bir yol olduğuna inanmaya başladım. Kafka özelinde yapılan bu incelemeye baktığımızda ise bizler onun edebi yönüne, yalnızlığına, babası ile olan ilişkisine, hayatına ve kadınlarla olan ilişkisine konuk oluyoruz desek yeridir. Onun özlü diyebileceğimiz sözlerden alıntılar ve bu alıntılardan yola çıkarak düşünce hayatını anlamaya çalışıyoruz. Bazı çıkarımlarının ne kadar değerli olduğunu görüyoruz. Örnek vermek gerekirse Kafka’nın hayata bakış açısına dair birkaç yorum birden yapabileceğimiz ve çoğumuzun da merak ettiği cümlelerden olduğunu düşündüğüm bir tanesini eklemek isterim: Ölmek ve benim için nasıl yas tuttuklarını görmek isterdim. -Şimdi bu cümleye dahi odaklandığımızda şunları söylemenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Yazar, ölümü mü istiyor yoksa asıl istediği ölmeden önce görmeyi hak ettiği değeri göremediği için serzenişte mi bulunuyor? Ölüm bizim kurtuluşumuzdur derken acaba yaşadığı hayata mı göndermede bulunuyor yoksa içinde kurtulmak istediği bir şeyler mi var? Asıl ölmesi gereken kendisi mi yoksa içindeki bir şeyler mi hep bir boşluk var buralarda. Bunları söylemek mümkün benim açımdan. Devam ettiğimizde, bizleri karşılayan yegâne unsurun
Kafka'dan Kafka'yaMaurice Blanchot · Monokl Yayınları · 202042 okunma
Reklam
5/10
·204 syf.··
2026 48. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2026 16:44
Merhaba arkadaşlar. Yazarı okumayalı yine uzun yıllar geçti aradan. Yine kendisiyle beraberiz ve birkaç kitaplık bir seri olmasını düşünüyorum. İlk kitabımız olan Felaket Yazısı ise bir felsefe kitabı mı yoksa bir deneme kitabı mı, anlatılanları birleştirmeyi başaramadığımız, bir bütünlük arz etmeyen ama parçalanmış konuları oldukça iyi olarak harmanlayan bir eser görmekteyiz. Ancak burada bazı konulardan özellikle bahsedeceğiz. Bunların birkaç tanesini ekleyelim. Evvela felaket olarak görülenlerden biri de Fransa’nın Nazi işgaline konu olmasıydı. Gerçek bir felaketti bu kesinlikle katılıyorum yazara. Eğer Naziler tam olarak amaçlarına ulaşsalardı aradan geçen yıllar sonrası şu an dünya nüfusu hala 1 milyar seviyesine bile ulaşmamış olacaktı. Dünya savaşının getirdiği acılar ve götürdüğü yaşamlar da buna dahil. Yazara kalsa mutluluk bile bir felaket habercisi ama çok da şey yapmanın gereği yok. Sırayla değineceğiz hepsine. Bir diğeri de felaketlere karşı tek çarenin sabırdan geçtiği, sabrın sakinlik getirdiği üzerine inceleme olabilir. Buna da katılıyorum ama bir yere kadar. Çok fazla sabır ve sakinlik, her duruma sabretmenin mantıklı bir getirisi yoktur ve olamaz da. Bazı durumlarda gereken tepkileri vermek de şarttır. Bana kalsa her durumda gerekli tepki günümüzde verilmelidir ancak bu kişiyi cahil gibi gösterdiğinden bunu savunmuyoruz. Ama günümüzün gerekliliği de budur. Ayrıca affetmek üzerine odaklandığımızda da affetmek mademki Tanrı’ya has bir özellik. Çok fazla affedici olmanın da bir gereği yoktur. Hatta bu konuda aşırıya kaçmak daha fazla felaket getirecektir. Neden sürekli affetmek, alttan almak veya iyi davranmak zorunda olalım. Bunun herhangi bir iyi tarafını gördük mü? Hayır. Görecek miyiz? Asla. Hatta çok fazla iyilik taraftarı olup her şeyde bir
Felaket YazısıMaurice Blanchot · Monokl Yayınları · 2017105 okunma
Puan vermedi·400 syf.··
2026 6. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 04 Şubat 2026 16:14
Nasıl başlayacağımı bilemiyorum fakat gerçekten çok güzeldi. Çok rastgele bir şekilde almıştım ve o kadar da yüksek bir beklentim yoktu. Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu türü gerçekten çok özlemişimm<3 Bayadır distopya okumuyordum ve bu türe böyle bir kitapla geri dönüş yapmak çok güzel oldu. Kitabımız, sular altında kalan bir dünyada geçiyor. Aslına bakarsak klasik bir felaket-sonrası distopya konusu. Fakat dünyanın bu hale gelişinin anlatıldığı kısım gerçekten çok etkileyiciydi. Övgü'nün bunu anlatma şeklini çok beğendim. "Aslında her şeyin en başında, hikmetli toprakla kutsanmış olanlar insan soylarıydı. Bereketli hayat, öylece önlerine serilmişti. Ucu bucağı da yoktu, bu coşkun yaşamın. Ama bu soy dünyada ilk adımlarını attığından beridir değer bilmez ve nankör olagelmişti. Açgözlülükleriyle yaşan kalpleri, onlar adına konuşurdu ve her toprak parçasının onlara ait olduğunu söylerdi." Yani anlaşıldığı üzere dünyamızı bitiren ve bizi yeni bir dünya devrine geçmeye zorlayan felaketin yaratıcısı yine bizleriz. Bu durum yine bizim bencilliğimizin ve her şeyi istememizin sonucu. Doğal olan doğaya aittir ve bizim bunu ondan almaya hakkımız yok. Doğa ve insan arasındaki savaş; ne olursa olsun bizim kaybımızla sonuçlanacak, ne olursa olsun doğa kendinin olanı alacak... İlk bölümün Son ve Başlangıç olmasının sebebi de bu tahminimce; kendi sonumuz, bir başka dünyanın başlangıcı. Daha zalim, daha az yaşanır başka bir dünyanın... Kısaca kitaptaki distopik evrenin oluşumunu çok sevdim. Biraz da dünyanın işleyişinden bahsetmek istiyorum. Kitabın başında bildiğimiz şekliyle dünya üç temel gruba bölünmüş: dünyaya egemen olduğunu düşünen ve sistemli bir şehir yapısına sahip olan Ark ulusu, Ark'ın himayesi altında yaşayan Kayalılar ve birbirinden başka kimseye ihtiyaç
Hainin Mührü 1Övgü Deveci Safi · Dokuz Yayınları · 2025442 okunma
Puan vermedi·336 syf.··
2026 4. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 27 Ocak 2026 22:54
Bu romanla karşılaşma anım çok güzeldi. Kitapçıda gezinirken tesadüfen karşıma çıkmıştı ve uzun zamandır kitaplarla böyle tanışmadığımız genelde sosyal medyada görüp konusuna bakıp internetten satın aldığımızı düşünürsek çok tatlı bir andı benim için. Roman, Filistinli-Amerikalı bir kadın olan Isra’nın evlilik, annelik ve kültürel baskılar arasında sıkışan hayatını merkeze alarak, ataerkil yapıların kadınlar üzerindeki görünmez ama derin izlerini gözler önüne seriyor. Özellikle göç, kimlik, aidiyet ve kuşaklar arası travma meseleleri kitabın en dikkat çekici yönleri arasında. İsra ve kızı Deya arasında zamansal olarak da 1990-ve 2008 yılları arasında gidip geldiğimiz bir kurgusu var romanın Bir tarafta İsra'nın sessizliğini okurken bir tarafta kızı Deya'nın kendi hayatı için nasıl savaştığını ve döngüyü kırmak için olan mücadelesini okuyoruz. Kitaptaki bir takım gizemler örneğin İsra'nın başına ne geldiği gibi sürükleyiciliği arttırıyor. Etaf Rum’un dili akıcı ve duygusal olarak yoğun. Okur İsra'nın bastırılmış öfkesini, korkularını ve yalnızlığını yakından hissedebiliyor. Romanın en güçlü tarafı da tam olarak burada yatıyor. Kadınların çoğu zaman dile getiremedikleri düşünceleri, iç monologlar aracılığıyla görünür kılması. Romanın en sık dile getirilen eleştirilerinden biri, anlatımın yer yer fazla didaktik bir tonda yazılmış olması. Yazar, vermek istediği mesajları sezdirerek değil, doğrudan ifade etmeyi tercih ediyor. Bu durum bazı sahnelerde okurun metinle kurduğu doğal bağı zayıflatabiliyor. Genel olarak kitap bazı toplumsal genellemeleri alıyor ve olduğu gibi kabullenerek belli bir kalıbı takip ediyor. Bu da yer yer tekrara düşmesini kaçınılmaz kılıyor . Bununla birlikte, Kadının Sesi Yok toplumsal cinsiyet, kültürel baskı ve kadınların suskunluğu üzerine
Kadının Sesi YokEtaf Rum · İthaki Yayınları · 2021292 okunma
Sessiz çığlık!
10/10
·92 syf.··
2025 68. kitabı
Kitap öneri yazısı değildir! Kendi dünyamda anımsamaya çalışacağım cümleler ve biraz da çocuklarıma bırakacağım düşünceler içerir. (Spoiler içerir!) Normal(!), sıradan (!) olmayan, olamayışın çıkmazında sırtı yüklü, yüzü yerde kambur bir insanın değil, kambur bir kişinin hikayesi! Düşleri dahi ol(a)mayan; hiçlikte yaşayıp bir an önce sonsuz hiçliğe kavuşmak için, varlığı yok etme çabasında önce yokluğu var edip sonra yok etmek arzusu taşıyan kambur : sevgi, değer hissini batlayarak gerçeği gizlemeye çalışsada inkar ettiği kabul ettiğidir aslında. Bizden biri gibi görmediğimiz, defolu, çürük, hastalıklı, bulaşıcı vb imgelerimizde yer eden bizden birini, yazar kısa, net, çarpıcı ve hicivli anlatırken araya aforizmalar da eklemiş. Sıradan bir roman akışı değil, adeta iç ses dinletisi, haykırış... Aklı kamburlu insanların algılayamayacağı mizah yüklü bir kitap. "Akıl ideale varamayınca hicve varıyor" S.8 "Akıl hiçbir yere varamayınca, duvara yazı olur." S.8 "Bir cümle söyleyebilmek için -o da çoğu kez yalan- koca kitaplar yazılıyordu. En azından kapaklarına 'Bu kitap billmemkaçıncı sayfadaki o sarsakça cümleyi söyleyebilmek için yazılmıştır" diye bir not düşülebilirdi. Böyle olmayınca, kitabın anlatmak istediği saçmalık yüzlerce sayfanın arkasına gizleniyor; ne yazan ne de okuyan, bunca kalabalığın arasında aradığını bulabiliyordu." S.9 "Anı diyorum ya; benim hiç anım yok. Gerçekten yok. Olmalı mı? Şart mı? Bir şey uyduramaz mıyım?" S.12 "Unutamamak değil, unutmaktır acı olan." S.12 "Ama asıl istediğim aranmak, bulunmak, neden böyle bir şey yaptığımın, neden yalnız kalmak istediğimin sorulmasıydı. Kalabalık, bana yakın bir kalabalık bulabilmek umuduyla, uzak kalabalıklardan ıssızlıklara kaçardım." S.12 "Tanrı beni bu şekilde yaratıp dünyaya gönderiverdi; ama,
1000Kitap
KamburŞule Gürbüz · İletişim Yayıncılık · 20198,6bin okunma
Reklam
Reklam