Anı diyorum ya; benim hiç anım yok. Gerçekten yok. Olmalı mı? Şart mı? Bir şey uyduramaz mıyız? Evet, hiç anım yok, bir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım bir iki süprüntü ise beni utandırmaktan başka bir işe yaramaz. "Be adam - bunca yıl yaşadın; anlata anlata bunu mu anlatıyorsun, böyle bir şeyi nasıl yaşadın, insanlık hali, nasıl unutamadın? " Niye unutayım ki? Unutamamak değil, unutmaktır acı olan.
Ve hayatının en büyük ânını yaşıyordu, mutluluk ânım, evet mutluluk ânını, neden söylememeli bu sözcüğü, kendini büyük ve yakışıklı hissediyordu, kendini ünlü hissediyor ve sandalyesine doğru yürüyüşünün uzamasını ve hiç bitmemesini arzu ediyordu.
Şimdi, şu anım öldü. Şu an da öldü. Şu an da.
Dün öldü. Yıllarım öldü." İçi korkuyla doldu. Bu düşünceden tedirgin oldu. Yılların elinden kayıp gitmesi ve bunu engelleyememek benliğine öyle dokundu ki, bir hiç gibi hissetti kendini.
Bir hiç.
Bilgisayarına şu notu düştü: "Her an ölüyor ve hayat her an
elinden gidiyorsa, bu yaşam kimindir? İnsanın koruyup kollaya-madığı, sonsuza kadar elinde tutamadığı bir şeye benim diyebilmesi tuhaf, değil mi?"
Aslında benim çocukluğuma dair yüzümü güldürecek pek bir anım yoktu. Ortada bir çocukluk var mı diye sorarsanız ondan da pek emin değilim... Çünkü çocuk olmama bile izin verilmeyen bir ailede büyüdüm.
"Sakinlik mutluluk değildir," dedi Clodomiro Amca. "Benim sıradan hayatımın babanda nefret uyandırması bana eskiden bu konuda haksızlık yaptığını düşündürüyordu, ama şimdi onu anlıyorum. Zira bazen oturup düşünüyorum ve tek bir tane bile önemli anım olmadığını görüyorum. İşten eve, evden işe. Saçmalıklar, rutinler, sadece bunlar. Neyse, daha fazla hüzünlenmeyelim.”