• Geçmişimde, çocukluğumda kayda değer bir şey yoktu; ne aşk ne de başka bir şey. Bu yüzden benim söylediğim her şey gelecekle ilgiliydi. Çünkü gelecek istediğim renklerle boyamak üzere hâlâ benimdi. Özgürce karar vermek, hâlâ değiştirmek üzere hâlâ benim...
  • 112 syf.
    ·Puan vermedi
    "Geçmişimde, çocukluğumda kayda değer bir şey yoktu; ne aşk ne de başka bir şey. Bu yüzden benim söylediğim her şey gelecekle ilgiliydi. Çünkü gelecek, istediğim renklerle boyamak üzere hâlâ benimdi. Özgürce karar vermek, istersem değiştirmek üzere hâlâ benim..." Dünyanın herhangi bir köşesinde herhangi bir kadın sıfır noktasında kıskıvrak bekliyor. Umutsuz, çaresiz, ölümle yaşam arasındaki sınırda.
    Yazarımız bu kitabını idam edilmek için ölüm hücresinde bekleyen Kanatır Cezaevi'nde karşılaştığı bir kadının etkisiyle yazmış. Gerçek yaşanmış olaylardan oluşması insana dünyada kadınların ne kadar çok acı çektigini bir kez daha çok sert bir şekilde hatırlatıyor. Bu kitap ile ilgili olumsuz yorumlar gördüm hatta şu bile yazılmıştı "kitap çok abartılmış bu kadar da yaşanmaz" Ne kadar acıdır ki bunlar yaşanıyor. Keşke bu kitap bize gerceklik algısı dışında gelse ve hiçbir insan acı çekmese... Kadınlar, çocuklar siddete maruz kalıp öldürülmese...
  • 235 syf.
    ·8/10
    Zaman zaman sinemaya giderim. Tercihim daha çok macera türü filmlerdir.

    Bilim kurgu filmlerini sevmiyorum. Olmamışın olmuş gibi anlatılması ve hayalin cisme dönüşmesini sevmiyorum. Belki romanını okurum. Çünkü onu hayalde cisimleştiren başkaları değil, benim.

    Aşk filmlerinden de hoşlanmıyorum. Belki de süflileşmesinden, belki de kolay olmasından. Belki rezilliğinden. Ben aşkın zor olanını severim. Ben aşkın bilinmeyenini, ben aşkın sır olanını severim. Belki de hiç anlaşılmayanını. Bu sebeple vıcık vıcık, yolda bulunup parkta kaybedilen aşkların filmlerini de izlemiyorum.

    Fantastik filmlerden de hoşlanmıyorum. Hele böyle garip yaratıkların bir biriyle savaştırılmasını hiç anlamıyorum. Büyücülerin, şeytanların, garip yaratıkların ortalarda dolaştırılmasından hoşnut değilim. Benim hayal dünyamı öldürüyorlar desem yeridir. Harry Potter ilk yayınlandığında üç cildini okudum. Ama hiçbir filmini izlemedim.

    Bütün bunları niye anlattım. Bugünlerde kitaplığımı yeni yerine taşıdım ya, sepetlerden bir kitap düşmüştü yere. Kitap son 30 yıl içerisinde vizyona girmiş filmlerden alıntılar yapmış. Her filmden birkaç kare söz. Ama olsun. Onlar da fikir vermeye yetiyor. Keyiflenmek istediğim ara zamanlarda kitabı okudum, bitirdim.

    Elimde bir de Nurullah Ataç’ın Karalama Defteri kitabı var. Deneme tarzında yazılmış kitapta sinemaya değinen Nurullah Ataç, sinemayı sanatın dalları arasında görmüyor. Çabuk tüketildiğini, izlenip bittiğini, sonrasında kimselere salık veremediğini belirtiyor. Arşivlere girmediğini, alıp kütüphanesine koyamadığını, çevirip çevirip okuyamadığını söylüyor. Belki o zamanlar için bu böyleydi. Ama, Nurullah Ataç şimdilerde yaşayıp, filmlerin değil kütüphanelerde elde taşındığını görseydi sanırım böyle düşünmeyecekti.

    Yazıyı daha fazla uzatmadan o filmlerden birkaç alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum: Belki birçoğunu sizler de hatırlayacaksınızdır:

    “Herkes ölür, ama herkes gerçekten yaşamaz.” Cesur Yürek Filmi’nden.

    “Korku seni hapiste tutar, umut seni özgür kılar.”
    “İstediğin şeye inan, fakat sana bu duvarların tuhaf olduklarını söylemiştim. İlk önce onlardan nefret edersin, sonra onlara alışırsın. Yeterli zaman geçtiğinde ise onlara bağlanırsın.” Esaretin Bedeli Filmi’nden

    20. Yüzyılın en derin gerçeklerinden biri: “Ne okuyorsanız osunuz.” Mesajınız Var Filmi’nden

    “Hayat bir kutu çikolata gibidir.”
    “Bir gün yağmur başladı ve dört ay boyunca dinmedi. Var olan her türlü yağmuru yaşadık. Küçük damlalı yağan yağmur, eski büyük damlalı yağmur, yandan gelen yağmur, ve bazen de alttan yağıyormuş gibi yağan yağmur.” Forrest Gump Filmi’nden

    “Deliliğin tanımı: Her seferinde farklı sonuçlar bekleyerek, aynı davranışı defalarca yinelemektir.” 28. Gün Filmi’nden

    “Kardeşlerim! Hayatta yaptıklarımız sonsuzlukta yankısını bulur.”
    “Hayat bir rüya, korkulu bir rüyadır.”
    “Ölüm hepimize gülümser, yapabileceğin tek şey senin de dönüp ona gülümsemendir.” Gladyatör Filmi’nden

    “Sence başka gezegenlerde hayat var mı? Bilmiyorum Sparks. Ama şunu söylemeliyim ki, eğer sadece biz varsak korkunç bir yer israfı demektir.” Mesaj Filmi’nden

    “İnanılmaz. Sizi kötülüğe götüren kapı geniş ve cezbedicidir.”
    “Benden ne istiyorsun? Kendin olmanı istiyorum. Biliyorsun evlat, suçluluk; sırtında taşıdığın bir çuval tuğla gibidir. Tek yapman gereken yere bırakmak.” Şeytanın Avukatı Filmi’nden

    “Sen mükemmel değilsin evlat. Aslına bakarsan evlat, tanıştığın bu kız, o da mükemmel değil. Asıl soru şu: Birbiriniz için mükemmel misiniz? Bütün olay bu. Samimiyet denilen şey bu.” Can Dostum Filmi’nden

    “Dedi ki: Rüzgarı yüzünde hissetmezsen, kanatlar neye yarar?” Melekler Şehri Filmi’nden

    “Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık, tüm dünyayı yaşamadığına inandırmakmış.” Olağan Şüpheliler Filmi’nden

    “Yıllardır günahlarımın dönüp beni bulmasından korkuyordum. Bu bedel, dayanamayacağım kadar ağır.” Vatansever Filmi’nden

    “Ailesine yeterince vakit harcamayan asla gerçek bir erkek olamaz.”
    “Düşmanlarından asla nefret etme, bu muhakemeni etkiler.”
    “En zengin adam, dostları en güçlü kişilerden oluşandır.”
    “Düşmanların, hep geride bıraktıklarından yararlanarak kuvvetlenirler.”
    “Çok önemli, kulağına fısıldamalıyım: Güç, gücü olmayanları yıpratır.”
    “Bakın bu taşa. Çok uzun zamandır suyun içinde. Ama su içine işleyememiş. Bakın kupkuru. Avrupa’daki adamlara da aynı şey oldu. Asırlarca Hıristiyanlık onları çepeçevre sardı. Ama İsa içlerine giremedi. İsa içlerinde yaşamıyor.” Baba Filmlerinden.

    “İyiliğimizin ölçüsü kucakladıklarımız, oluşturduklarımız ve aramıza aldıklarımızdır.”
    “Eğer görmemeniz gereken bir şey görmüşseniz diğer tarafa bakmayı öğrenmişsinizdir.”
    “Eğer kazara umutlarınız yıkılırsa asla daha fazla istememeyi öğrenmişsinizdir.” Çikolata Filmi’nden

    “Herkesin cehennemi farklıdır. Hepsi alevler ve acıdan oluşmaz. Gerçek cehennem, yolunda gitmeyen hayatındır.”
    “Bazen kazandığında kaybedersin.” Aşkın Gücü Filmi’nden

    “Dağlar yeterince yüksek değil, vadiler yeterince derin değil. Nehirler yeterince geniş değil. Seni benden ayırmayı hiçbir şey başaramaz. “ Bridget Jones’in Günlüğü Filmi’nden

    “Bir keresinde bana ne demiştin hatırlıyor musun? ‘Her yeni dakika hayatı değiştirmen için yeni bir fırsattır.’ Seninle yeniden karşılaşacağız.” Vanilla Sky Filmi’nden

    “Sen de bundan nefret eder misin? Neden? Susmaktan. Neden hep konuşmak zorundayız? Kendimizi iyi hissetmek için mi? Ne bileyim, iyi bir soru. Özel biriyle birlikte olduğunu, çenesini kapatıp, karşılıklı susabildiği zaman anlıyor insan.” Ucuz Roman Filmi’nden

    “Zafere kurban vermeden ulaşılmaz.” Pearl Harbor Filmi’nden
  • ☁️••
    ✓İlk defa bu kadar uzun bir ileti paylaşıyorum =) O kadar hayran kaldım ki sonuna kadar okumanızı içtenlikle tavsiye ederim..👍🏻🙂


    Bugün bana mahzunca bir soru soruldu. "Bazen kendime bakıyorum; ettiklerimi hatırlıyorum. Ümitsizliğe kapılıyorum. Ben nasıl bu halimle cennete layık görülürüm ki?Kardeşime cevap vermedim, sadece bir soru da ben sordum.

    Yıllardır içimde akıp durur şu cümle:

    "Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu saymasın kendini."

    Bugünlerde, bir eğitim projesi kapsamında sıkça gittiğim cezaevlerindeki mahkumlar karşısında iyice iliklerime işliyor bu cümle. Konuşma yapmadan önce, hangi tür tutuklu ve mahkum olduğunu söylüyorlar bana. Katiller, hırsızlar, gaspçılar, kapkaççılar, cinsel suçlular... Karşımda sakince beni dinleyen yüzlerce adam. Bir "dışarıda"ki kendime bakıyorum, bir "içerdeki" adamlara... Kim bilir hangi öfke hançerinin ucunda, bir an kendilerini kaybedip katil oldular... Hangi sabır sınavını son anda kaybettiler kim bilir?

    Belki de onların kaybettikleri noktadan çok önce kaybedeceklerden biriyim ben?Ya ben ne ederdim böyle bir durumda? Köşeye sıkıştırılmışken, duvara tırmanmaya zorlanmışken, öfke cinneti hücrelerimi ateş gibi yalayıp dururken, hemen parmağımın altında bir tetik hazır beklerken, ben, sen, biz ne ederdik? "Masum değilim" diyorum onlara. En iyi bildiğim, en emin olduğum cümle bu. Buraya yazışım da edebiyat olsun diye değil. "Evet, katil değilim, hiç adam öldürmediğim için değil, henüz sınanmadığım için." "Hırsız değilim, bir şey çalmadığım için değil, çalmak zorunda kalacak çaresizlikle denenmediğim için."

    Sırf sınanmadığı için şimdilik masum olan ben nasıl sahiden masum olabilirim? Üstelik sınanmaların hepsi de suç işleme/işlememe eksenli değil. Kimsenin kınamayacağı işlerle bile sınanır insan. Herkesin alkışlayacağı, hayranlık duyacağı bir tercih de bir bıçak sırtına koyar seni.

    Doğrusu şu ki, sınanmamış insan çiğ insandır, kıvamını bulmamıştır. Hata ederek de olsa kıvamını bulana aşk olsun. Ayağı kayıp düşerek de olsa, dönene helal olsun. Başını duvarlara vurup da kendine gelene helal olsun. Sınanmamış adam, kalite kontrolünden geçmemiş araba gibidir. Düzgün duruşu şimdiliktir ve naylondur. Virajlarda savrulabilir, yokuşlarda fireni tutmayabilir, zorlanınca yoldan çıkabilir. Hata yapmamış adam rüzgâr yememiş, kış görmemiş ağaç gibidir. Dik duruşu sahtedir. Zorlanırsa dalları kırılabilir, yerinden oynayabilir.

    Koca bir ömür bıraktım arkamda. Ellili yaşların eşiğindeyim. Bugün ölecek olsam, "olabilir!" denecek. "Üstü kalsın!" diyebileceğim kadar yaşadım. Mezar taşımda bundan sonra yazacak rakamlar kimseyi şaşırtmaz. Artık yaşamıyor oluşu kanıksanacak biriyim. Sorunlu bir çocukluk geçirdim. Derin yaralarım var. Bir çoğunu iyileştirmek bir yana, dokunamadım bile. Korkularım var. Önyargılarım var. Komplekslerim var. Kapris yaptığım, kalp kırdığım dönemler de oldu. Şöhretle sınandım; kaybettiğim günler oldu. Param bol olduğunda kaybettiğim sınavları parasız kaldığımda fark edebildim ancak. Pürüzsüz değilim. Arızalı yanlarım var. Çoğu zaman dağınık, bazen dağınığımdır. Nadiren dağıttığım olur. Ayağımın kayacağını bal gibi bildiğim alanlarım vardır. Suizanda bulunduğum, gıybetini ettiğim, helalleşmekten utandığım kardeşlerim var. Çok uzak gördüğüm günahların eşiğinde bocalarken buldum kendimi. Övgüler aldığımda, utanıyorum, çok utanıyorum. Alkış aldığımda iki türlü utanıyorum. Birincisi, zaten hak etmediğimi bildiğim için; ikincisi, alkış beklediğimi sandıklarını sandığım için.

    Yetişkin ve günahları olan bir insanım. Öyle ki, bazen bana hayranlıkla bakan bir çocuğun masum gözlerinin içinde erimeyi delicesine istediğim oluyor. Geçmişimi üzerimden kirli bir elbise gibi sıyırıp yürümek istiyorum. Kulları şahit kılmak men edilmeseydi eğer, yaptıklarımın hepsini açıkça anlatıp başka kimsenin, ama hiç kimsenin benim hakkımda benim itiraflarımdan daha ayıplı ihbarlar yapamaz hale gelmesini isterdim. Hani bir sahabenin, Peygamber'den (asm) çok ciddi bir konuda çok ağır bir azar işittiğinde, "keşke o olaydan sonra Müslüman olsaydım!" deyişi var ya, ben de öyle haykırmak istiyorum. Öncesinde ve sırasında Müslüman oluşumdan utandığım isyanlarım var. Ama... Ama... Şimdi burada vazgeçilmez bir bedenin içinde yürüyor olmak vazgeçiriyor beni itiraftan. Son nefesin dibine kadar üzerine titrediğim itibarım tutuyor elimden itiraflarımın. Ben bana "sırdaş" olarak kalıyorum. Kendi içime kıvrılıyorum çaresiz. Aynadaki ben ve aynaya bakan ben karşılıklı susuyoruz, utana sıkıla.

    Aynada gözlerinin içine baktığım adamı utandırıyorum, utanıyorum o adamdan. Gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden. "Başka bir seçenek yok muydu ey Allah'ım" diyesim geliyor. Yaşadıklarımın hepsi kayıtlı, biliyorum. Musalla taşına sessizce bırakılsın diye beslediğim bedenime bakıyorum; yazık ettin diyorum. O cenazeye ettiğin kötülüğe bak; hiç acımadın mı? Hiç itirazsız toprağa konulacak yüzümü seyrediyorum; "olmadı!" diyorum. Topraklaşmasını kabul ettiğin yüze değdirdiklerine bak... Bir Yusuf kuyusu gibi geçmişe gömülü resimlerime bakıyorum; "ayıp ettin adama" diyorum. "Kolundan tutup nerelere sürükledin adamcağızı!" Hayıflanıyorum. Çok sık hayatı yeni baştan yaşasam dediğim oluyor. Ama olan oldu bir kere...

    Diyeceğim o ki, "adam" olmanın yolu hatasızlık değil. "Adam"ın ilki "Adem" de hata ile başlamış dünya kariyerine... Onu "Adam" eden, hatasızlığı değil; hatasını hata bilmesi. Hatasıyla insandır insan. İnsanın ihtişamı hatasında saklıdır.

    Hatasızlık iddiasında bulunmaktan daha büyük bir hata olabilir mi?

    Evet, bu bir veda yazısı. Bir yılın son gününe denk getirdim yazıyı. Yıla veda ediyorum, bir daha buluşmamak üzere. Aslında güne veda ediyorum her akşam. An'a veda ediyorum. Noktasını koyduğum her cümleye veda ediyorum. Söyleyip susunca her hükme, her söze veda ediyorum. Bir sonrasına vardığım her dakikayı paketliyor ve Hesap Günü'ne gönderiyorum. Veda ediyorum.


    📚 Senai Demirci
  • 496 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Fantastik kitap okumayı çok seviyorum. İçinde büyülü bir dünya ve tam tadında aşk da olursa değmeyin keyfime. Benden mutlusu olmaz.
    Ayrıca ister fantastik olsun ister tarihi aşk yada günümüz romanı, Güzel ve Çirkin uyarlamalı kitaplara ayrı bir ilgim var.
    Her zaman iyi olmuyorlar fakat Yalnızlığın Kara Laneti benim bu yıl favori listeme girecek. O kadar sevdim ki, gece başlayıp ertesi gin bitirdim. (Gerçi bu ara her kitabı gece başlayıp ertesi gün bitiriyorum.)
    O kadar ki çoğu zaman işaretlemem gereken alıntıları bile unuttum.
    İstediğim her şey vardı kitapta. Karakterler inanılmaz güzeldi. Bir bakmışsınız şimdiki zamanda yürüyorsunuz sonra bir bakmışsınız inanılmaz bir dünyanın içindesiniz.
    Rhen ve Harper okuduğum en doğru çift. En doğru güzel ve çirkin uyarlamsı sanki. Üzerlerine biçilmiş kaftan gibi oturmuş kurgu.
    Ve Grey... Yemin ederim bekliyordum. Bir ara yazar beni korkutmadı değil. Ama altından başka bir şey çıkacağını hissetmiştim. Ve yazar beklediğimi bana verdiği an çığlık attım.
    İkinci kitap araştırmaları, yorumları derken geldi çattı yeni kitabı bekleme derdi. Of çok heyecanlıyım şimdiden.
    Asla beklemek istemiyorum. Çok keyif alarak, merakla ve heyecanla okudum. Yaş sınır asla yok. Her yaşın çok seveceği bir kurguya sahip. O yüzden fantastik seven küçük yaştaki okuyuculara özellikle tavsiyemdir.
    Herkese tavsiyem. Hatta aşırı tavsiyem.
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yıllar Sonra hep ilgimi çeken, hep okumak istediğim fakat nedense hep edinmekte geç kaldığım bir kitap oldu.
    Yazar Hasan Karataş’ı başka platformlarda da takip ediyordum.Ama kısmette burada da karşılaşmak varmış.Bu vesileyle kitapları imzalı olarak bir anda elimde bulmak ,benim için tarifsiz mutluluk....Öncelikle bunun için Hasan bey’e bir kez de sizlerin huzurunda teşekkür etmek istiyorum.

    Yıllar Sonra’da hep dikkatimi çeken ,kapak resmi olmuştu.Bir gelincik sevdalısı olan ben için ,bu çok şey ifade ediyordu.Ve okuyunca anladım ki ,yanılmamışım...

    Ön kapakta
    Sever miydin yine gelsem ?
    Söz değil ömür versem ...! diyor .

    Bahara özlem ,belki de duyulan aşklara bir bahaneydi..

    Bahar ,hepimiz için bir uyanıştır.Tabiat ana için,toprak için,çiçek için, böcek için..

    Belki de en güzel mevsimdir ,yeni başlangıçlar için...

    Özdemir Erdoğan’ın şarkısını bile dinlerken ,bir çoğumuzun ruhunda çiçekler açmaz mı sebepsiz yere ?

    “Baharda kuşlar gibi
    Geldim kondum dalına .
    Susamıştım sevgiye
    Çiçekler sundum sana
    Seversin diye....”

    https://youtu.be/CLGLI_WZs00

    Bahar, aşkın mevsimi, dirilişin mevsimi, mutluluğun mevsimi...
    Yazar ,doğayı öyle güzel tasvir etmiş ki, adeta benim gözümden bakmış gibi...
    Bu yüzden ,
    ben kendimden,çocukluğumdan,doğaya hayranlığımdan çok çok şeyler buldum ...

    İlkbahar aşksa ,Sonbahar ayrılık demektir...Hüzün demektir...
    Hüzün en çok sonbahara yakışıyor.
    Sonbaharla birlikte ,unutulanlar, kaybedilenler,yalnızlıklar daha bir acıtıyor insanın canını...

    Yıllar Sonra ‘da aşklar,özlemler, ayrılıklar,yalnızlıklar,hüzünler mevsimler ve mevsimlerin hepimiz üzerindeki etkisine değinilerek ,şiirlerle, deneme yazılarıyla anlatılmış.
    Dili yalın, duyguları samimi, hemen hemen hepimizden bir şeyler var.
    Aşk özlem ve hüzün kokuyor.

    Gelincik çiçeğine gelirsek ; benim için en özel, en değerli, en güzel çiçek...
    Başak tarlalarında ,çocukluğumun çiçekleri...
    Bana ,eğer bir şiirle kendinizi anlatınız deseniz .Hiç tereddütsüz bu şiir benim derim...


    Sessiz bir sevdadır “Gelincik”

    Ben gelincik çiçeğine sevdalıyım.

    En umulmadık yerinde toprağın,

    filizlenerek birkaç günlüğüne de olsa,

    gözümüzü kırmızıya boyayan,

    ne ekilen, ne biçilen...

    Hasadı olmayan,

    tüm umursamazlığına karşın,

    fark edilmekten hoşlandığı

    her halinden belli.

    Ama koparıldığında,

    suni teneffüs için icat edilmiş vazolarda yaşamayı

    ölümü göze alarak reddeden o narin gelini

    dağ eteklerinin, hırçın kaya diplerinin

    davetsiz konuğu.

    Doğası gereği

    bana hep "muhalif"miş gibi gelir gelincik.

    Hani "beni böyle sev" dercesine mağrur,

    boy verdiği toprağına bile

    eyvallahı olmayan tavrını

    kıskanmamak elde değil.

    Bu yüzden alınıp satılmıyor çiçekçilerde,

    ondandır yarendir yolcuya.

    Yerinde güzeldir

    ve "olması gerekeni" anlatır,

    anlamak isteyene.

    Suskun görünür, asla eğilmez.

    Boynunu eğmesi beklentilerinden değil,

    saygıdandır çağdaşlarına.

    Kimsenin onu anlamasını beklemez.

    Gelincik için en büyük düşman

    karanlık olsa gerek.

    Kelebeklerin bile incitmek istemeyeceği kadar

    naif yaprakları,

    güneşi ve gülümsemeleri sever.

    Hiçbir yere dönmeden yüzünü,

    kendince mağrur bir ölümü seçer.

    Bir gün daha yaşamak için,

    müsaade etmez toprağından koparılmaya,

    kendi gibi göçüp gider...

    Tayfun TALİPOĞLU

    Keyifle okunacak ,herkesin kendisinde bir şeyler bulacağı ,hislerine tercuman olacağı bir kitap .Okumayı düşünenlere şimdiden keyifli okumalar....

    Kitap hediye edeniniz çok olsun...️