Dağa çıkmışlar bilirler. İnsan yükseklere vardıkça göğsü daralır. Aldığı nefes yetmiyormuş gibi gelir. Bunun en büyük sebebi hava basıncındaki düşmedir. Hava basıncı düştükçe ciğere dolan oksijen miktarı da düşer. Bu düşüşten dolayı kandaki oksijen miktarı azalır. Hassas bünyeli olanların böyle yüksekliklerde rahatsızlandığı çok olur. Fakat bugün mevzuun bu tarafından bahsetmeyeceğiz. Ben sizi asıl En'am Sûresinin 125. Âyetine çıkarmak istiyorum. Haydi kısa bir mealine tutunarak yamacında soluklanalım: "Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. __Allah inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir."
Elbette göğsün daralması göğün daralması değildir. Hattâ, aksine, insan yükseklere çıktıkça mekânî bir genişliğe kavuştuğunu zanneder. Tamam. Dünyada tuttuğu yer gıdım değişmez. Ama gözleri daha uzaklara kavuşur. Âdemoğlunun/kızının tabiatında bu kadim bir aldanıştır. Dünyası ancak elinin/ayağının yetiştiği yere kadarken o gözlerinin aldığı yeri de kendisinin sanrılar. Bu nedenle yükseklere çıkmak, sadece bir "sanki" olarak, genişleme hissi uyandırır. Genişlik bizi mutlu eder. Şunu da biliyoruz ki:__ Varolan her şey varolmaya âşıktır.
Eksik söyledim: Varolan her şey "varolmaya" âşıktır. Doğrudur. Fakat söz pür-şer beşere geldiğinde o "daha çok varolmaya" da âşıktır. Belki de kavuştuğu genişliğin onda tetiklediği mutluluk da biraz bununla ilgilidir. Her ne ki gözüne girmiştir, manzarasına dahil olmuştur, bir şekilde ona sahip olduğunu "sanki"ler. Bu sahiplik hissiyle gönlü ferahlar. Varlığı artmıştır. Bir şey yukarıya doğru çıkıyorsa aşağıya iniyor olamaz. O hâlde, yâni varlığı arttığına göre, o ân yokluğa gidiyor olamaz. Belki de manzaralar bizi bu yüzden