Bugüne niçin "Arefe" denmiştir?
Lügatta arefenin birkaç manası vardır: Tanışmak, öğrenmek, itiraf etmek ve güzel koku. Bugünün "Arefe" olarak adlandırılması, her dört manaya göre de açıklanmıştır. Birinci manaya göre, Hz. Âdem (a.s.) ve Hz. Havva Arefe gününde Arafat'ta buluştukları için bugüne ve yere bu isimler verilmiştir. Bir diğer görüşe göre, Cebrail (a.s.) Hz. Âdem'e (a.s.) hac ibadetinin nasıl yapılacağını öğretmiş; sonra da Arefe günü Arafat'ta vakfe yaptığı zaman ona "Artık öğrendin mi?" diye sormuş; Hz. Âdem de (a.s.) "Evet, öğrendim" demiş; bunun üzerine oraya Arafat, o güne de Arefe günü adı verilmiştir. Bir diğer rivayete göre ise, Hz. İbrahim (a.s.) oğlu İsmail ve hanımı Hacer'i Mekke'de bırakıp Şam'a döndükten sonra yıllarca görüşememişler ve en sonunda Arafat'ta buluşmuşlar. Bu sebeple bugüne Arefe ve Arafat isimleri verilmiştir. İtiraf manasına göre, hacılar Arefe gününde vakfe yaptıkları zaman Allah'ın rububiyetini, celalini, azametini ve samedaniyetini; kendilerinin de kulluk ve fakirliklerini, Allah'a son derece muhtaç olduklarını itiraf ederler. Nitekim Hz. Âdem de (a.s.) eşi Hz. Havva ile buluştuğu zaman birlikte "Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak biz zalimlerden oluruz" diye itirafta bulunmuşlardır. Güzel koku manasını esas alanlar ise, mü'minlerin Arefe gününde Arafat'ta günahlarından istiğfar ettiklerini, günahlarının bağışlandığını, günahların manevi kirlerinden temizlendiklerini, yerine güzel manevi kokular süründüklerini belirtirler. Nitekim hadiste haccı şartlarına uygun şekilde yapıp dönen kimsenin annesinden doğduğu günkü gibi ter temiz hale geldiğinin buyurulması, mü'minlerin günah kirlerinden arınıp bugünde manen çok güzel kokularla süslenmelerine işaret etmektedir. Kur'ân-ı Kerimde şöyle
Alıntı
Uluönder Gazi Mustafa Kemal Atatürk CUMHURİYET KİMSESİZLERİN KİMSESİDİR..! Demişti. Ama ne var ki siyasal dinciler aydınlamanın önünü kesmek için şeytan ile bile iş tutmuştur. Bugün şu tarkat şeyhlerinin altını kurcalayonca milyar dolar sahibi çıkıyorlar. Ama insanları müthiş hipnotize edyorlar. Misal İsmail Ağa cemaati lideri nin şifa dağıttığını söylediler fakat adamı yerden 4 kişi zor kaldırıyordu. Adamın şifa anlamında kendisine faydası yok örnek gözlerinin önünde ama şifa dağğıtığınanandılar. Atatürk ve laik ülke siyasal hiç bir dincinin işine gelmez. Köy enstitüleri kurulduğunda çarıkla buraya giren çocuklar günü gelince genelkurmay başkanı öğretmen mühendis vs işte böyle yetiştirdiler o çocukları. ATATÜRK DÖNEMİNDE KURULAN 46 FABRİKA (1923–1938) Aşağıdaki tablo, Atatürk döneminde kurulan tüm fabrikaları yıllarına göre sıralı biçimde göstermektedir. Her biri, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığının yapı taşlarını oluşturmuştur. # Fabrika Adı Kuruluş Yılı 1 Ankara Fişek Fabrikası 1924 2 Gölcük Tersanesi 1924 3 Şakir Zümre Fabrikası 1925 4 Eskişehir Hava Tamirhanesi 1925 5 Alpullu Şeker Fabrikası 1926 6 Uşak Şeker Fabrikası 1926 7 Kayseri Uçak Fabrikası 1926 8 Kırıkkale Mühimmat Fabrikası 1927 9 Bünyan Dokuma Fabrikası 1927 10 Eskişehir Kiremit Fabrikası 1927 11 Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası 1928 12 Ankara Çimento Fabrikası 1928 13 Ankara Havagazı Fabrikası 1929 14 İstanbul Otomobil (Ford) Montaj Fabrikası 1929 15 Kayaş Kapsül Fabrikası 1930 16 Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Üretim Tesisleri 1930 17 Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (Genişleme) 1931 18 Eskişehir Şeker Fabrikası 1934 19 Turhal Şeker Fabrikaları 1934 20 Konya Ereğlisi Bez Fabrikası 1934 21 Bakırköy Bez Fabrikası 1934 22 Bursa Süt Fabrikası 1934 23 İzmit Paşabahçe
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Beraat-ı Gül-i Âb-ı Ak-taluy Şiiri - Şair Semih Berat SERT
Beraat-ı Gül-i Ab-ı Ak-Taluy Deryâ-yı nâpîdâda metânetle nereye cevlân ederidin? Ab-ı Kevser'e varsan şevk beraatıyla ne içeridin? Sükûnetle zirve-i bâlâdan güllerle nereye gideridin? Nurlu nimetler içinde musaffâ sefere revan mı boluridin? Huzurlu kalple ilm-i hikmet içinde mi karar eyleridin? Vidâ-ı canda nefes-i pâk imanla piyadeyi ceylan ederidin? Dâr-ı dünyada mebzul uzun ömür mü bekleridin? Gözlerle doğruyu görüp kadem-i huzura keçermüdin? Salihlerden miydi kalbin her sayedar nefes-i hasrette? İhlasla irşadla ayrılasın dünyâ-yı fânîden nefes-i âhire. Arığ Takva ile hicret edesin her latîf nefes-i seherde, Kalbin amel-i salihle meşhun olsun her pâk nefes-i zikirde. Kur'an-ı Azîmüşşân'ı sırat-ı müstakimle okursan şefaat eder dostuna mahşerde. Ehl-i vukufla kalbinden akar mı o hoşgüvar nazif pınar seher vaktinde? Tınç gönlün Erenlerden olsun deryâlarda ibtisâmla seyrân ederken! Tevbe-i Nasûh eden kalp parlar her lâhza selam verir asi olmayan kullara! SEMİH BERAT SERT
Beraat-ı Gül-i Âb-ı Ak-taluy Şiiri - Şair Semih Berat SERT
Beraat-ı Gül-i Ab-ı Ak-Taluy Deryâ-yı nâpîdâda metânetle nereye cevlân ederidin? Ab-ı Kevser'e varsan şevk beraatıyla ne içeridin? Sükûnetle zirve-i bâlâdan güllerle nereye gideridin? Nurlu nimetler içinde musaffâ sefere revan mı boluridin? Huzurlu kalple ilm-i hikmet içinde mi karar eyleridin? Vidâ-ı canda nefes-i pâk imanla piyadeyi ceylan ederidin? Dâr-ı dünyada mebzul uzun ömür mü bekleridin? Gözlerle doğruyu görüp kadem-i huzura keçermüdin? Salihlerden miydi kalbin her sayedar nefes-i hasrette? İhlasla irşadla ayrılasın dünyâ-yı fânîden nefes-i âhire. Arığ Takva ile hicret edesin her latîf nefes-i seherde, Kalbin amel-i salihle meşhun olsun her pâk nefes-i zikirde. Kur'an-ı Azîmüşşân'ı sırat-ı müstakimle okursan şefaat eder dostuna mahşerde. Ehl-i vukufla kalbinden akar mı o hoşgüvar nazif pınar seher vaktinde? Tınç gönlün Erenlerden olsun deryâlarda ibtisâmla seyrân ederken! Tevbe-i Nasûh eden kalp parlar her lâhza selam verir asi olmayan kullara! SEMİH BERAT SERT
Beraat-ı Gül-i Âb-ı Ak-taluy Şiiri - Şair Semih Berat SERT
Beraat-ı Gül-i Ab-ı Ak-Taluy Deryâ-yı nâpîdâda metânetle nereye cevlân ederidin? Ab-ı Kevser'e varsan şevk beraatıyla ne içeridin? Sükûnetle zirve-i bâlâdan güllerle nereye gideridin? Nurlu nimetler içinde musaffâ sefere revan mı boluridin? Huzurlu kalple ilm-i hikmet içinde mi karar eyleridin? Vidâ-ı canda nefes-i pâk imanla piyadeyi ceylan ederidin? Dâr-ı dünyada mebzul uzun ömür mü bekleridin? Gözlerle doğruyu görüp kadem-i huzura keçermüdin? Salihlerden miydi kalbin her sayedar nefes-i hasrette? İhlasla irşadla ayrılasın dünyâ-yı fânîden nefes-i âhire. Arığ Takva ile hicret edesin her latîf nefes-i seherde, Kalbin amel-i salihle meşhun olsun her pâk nefes-i zikirde. Kur'an-ı Azîmüşşân'ı sırat-ı müstakimle okursan şefaat eder dostuna mahşerde. Ehl-i vukufla kalbinden akar mı o hoşgüvar nazif pınar seher vaktinde? Tınç gönlün Erenlerden olsun deryâlarda ibtisâmla seyrân ederken! Tevbe-i Nasûh eden kalp parlar her lâhza selam verir asi olmayan kullara! SEMİH BERAT SERT
Şiir
HEM İBLİS'E HEM DÜCANE'YE VEVAP...
Dücane Cündioğlu'na âit bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle bir şey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenler değil "Tanrı vardır!" diyenler kanıt getirmek zorundadır. Çünkü, bir şeyin varlığını öne süren kişi, o şeyin varlığına dair kanıt getirmek zorundadır. Bir şeyin yokluğunu öne süren kişi ise yokluğunu ispat etmek zorunda değildir... Peki acaba bu sahiden hep böyle midir? Adalet hakkında yapılan tartışmalardan âşinâ olduğumuz üzere, hakikaten de, birisine suç isnad ettiğinizde, o suçu "iddia sahibi olarak" sizin ispatlamanız bekleniyor. "Müddei iddiasını ispatla mükelleftir." Meselâ, birisine "Katilsin!" deseniz, o adam "Değilim!" diye aklanmaya çalışmaz. Siz "o adamın cinayet işlediğini" ispatlamaya çalışırsınız. En azından bizdeki sistem böyle işliyor. Ve yeterli kanıt bulunmadığında da "masumiyet karinesi" gereğince berât ettiriliyor. Cündioğlu haklı(!) gibi. Fakat adalet her zaman böyle mi işler? "İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin "hep bu basitlikte işlemediğini" seziyorum. Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu suâlidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yâni, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?" Fakat, mürşidim, bu "gûya tarafsızlık" içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: **"Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye
Tefekkürât